Acımasız Olanı Anlamak


Acımasız olanın hep hayat olduğunu sanırdım. Çocukluğuma, gençliğime ve özellikle de üniversite yıllarına büyük bir özlem ve hasret duyardım. Bir enerji, bir ruhtu o dönemler çünkü insanın yüzünde kocaman bir tebessüm yaratan… Yetişkinlik öyle miydi halbuki? Herkes boğazına kadar sorumluluk batağına batmış, yüzler alabildiğine yorgun veya asık; bir mutluluk kıpırtısı görürsen arsızca devamını istemek istiyorsun. Yanılmışım, hayatın acımasız olduğu konusunda epey yanılmışım.

Acımasız olan aslında gerçekten hayat değil, bizleriz, biz yetişkinler. Yaşımız, tecrübe ettiğimiz herşeyi bir yük olarak taşıyıp, tıpkı aşırı kilonun yarattığına benzer bir yükü, hantallık gibi ruhumuza bindiriyoruz. Kırgınlıklarımız, pişmanlıklarımız, mutluluklarımız vs. Hepsini çıfıtçı gibi biriktirip, dahası negatif olanlardan aşılamaz bariyerler örüyoruz gurur ve önyargı gibi. Bu çabaların herbiri de çok kıymetli içimizdeki çocuğu sadece layık olanlar görebilsin diye yapıyoruz. Uslu bir çocuk olursan belki şirinleri bile görebilirsin diyoruz ama kaçımız gördük şirinleri? Sadece bir duvarlar silsilesine hapsediyoruz o güzelim çocukları çünkü aslında şirinler sadece birer hayal kahramanı.

En acımasız olduğumuz kişi de, en sevdiğimiz kişidir her zaman: Kendimiz. O kadar acımasızız ki kendimize karşı bunu anlatmanın belki de tek yolu ilginç bir örnek vermekle mümkündür. Mesela, “Öldürmeyen Güçlendirir” diye bir atasözümüz var ama daha anlamını bile keşfedebilmiş değiliz. Doğrudur, öldürmeyen güçlendirir ama güçlü olmak nedir? Tonlarca ruhsal yükle mi yaşamaktır? En fazla ruhsal yükü taşırsam en güçlü ben olurum gibi bir yanılgı var bence herbirimizin bilinçaltında… Güçlü olmak bence içindeki çocuğu yaşayabilme kapasitesinden gelir. Bilirsiniz, çocuk diye küçümseyerek adlandırdığımız küçük insan milleti herşeyden önce kin tutmaz, kir tutmaz, kolayca bağışlar, adapte olur değişime ve basitçe yoluna devam eder. Bugün eve geç geldim, oyun oynayamadık üzgünüm dersiniz; elindeki oyuncağı gösterir kocaman bir gülümseme ile birlikte. Gel şimdi oynayalım demektir o aslında, tabii o an görebiliyorsak ne mutlu bize… Hasta olur, savaş verir o küçük bünyesince ama gıkı çıkmaz o küçük insanın; masum masum içine kapanır, ne kaprisi vardır ne de şımarıklığı… Öyle ki, o hallerini özlersiniz. Bir de kendinizi düşünün; biraz olsun hastalanacağınızdan şüphe duyduğunuzda ne yaparsınız? Evhamlanıp ekstra önlemler, kendini toplumdan ve tüm sevdiklerinden tecrit etmeler… Ne uğruna? Sizi öldürmeyeceğini biliyorsunuz; tam tersine biyolojinizin kışa hazırlık yaptığını biliyorsunuz, reaksiyon veriyor çünkü, ama siz onu izole ederek daha güçsüz kılıyor olabilirsiniz; sadece başlangıçta iki gün yatıp belki de bütün kış sapasağlam bağışıklı bir bünyeyle devam edeceksiniz. Anne bana çorba yap, yok ben gelemem hasta olacak gibiyim gibi söylemler tanıdık geliyor değil mi? Biz yetişkinler korkakça hastalıktan kaçarak koca bir kışı geçirmeye çalışırken, küçük insan milleti göğsünü gere gere hasta olur ama yaşamı ıskalamaz. İşte bu nedenle esas güçlü olan çocuklardır ve içimizdeki çocuğu yaşayabildiğimiz derecede bizler de güçlüyüz. Ve yine aynı sebeplerden ötürü en sevdiğimiz kişiye, kendimize, acımasız davranırız binbir şekilde ve gün be gün içimizdeki çocuğu anılarda yaşatır hale geliriz.

Birbirimize karşı da acımasızız çünkü kendimizi ve içimizdeki çocuğu koruma iç güdüsüyle duvarlarımız her gün kalınlaşıyor ve tahammül eşiğimiz düşüyor. Eleştiri, dedikodu, hayattan kesip atmalar… Geçmişinize dönüp bir bakın. Kaç kişiyi geçmişte bırakmışsınız? Facebook’tan like edip konuşacak cesareti kendinizde bulamıyorsunuz?

Çok basit aslında hayat yaşamayı bilene, yetişkin olmak da öyle… Kaldığın yerden ilk günkü tazeliğinle devam edeceksin bir çocuk gibi yoluna çünkü her gün yeni bir gün. Sevgisini ortaya koymaktan çekinmemeli insan çünkü kaybedecek hiçbir şey yok ortada; her şey öyle fani bu hayatta. Gurur, önyargı, tabu, gizlilik vs. kendi koruma iç güdüsüyle gelen her türlü davranış eninde sonunda en çok aslında kendini bastırmaktan ötürü kendine zarar veriyor insana… Belki de çok güzel bir dostluğun kapısını kapıyor bu davranışlardan ötürü, belki de sürprizlere kapıyor kendini, bir rutine hapsediyor ve sonra da neden sıkılıyorum diye hayıflanıyor.

Bu hafta bir değişiklik yapmanızı tavsiye ederim, ben bir süredir yapmaya çalışıyorum zaten, koptuğunuz insanlarla bağlanmaya çalışın. İnternetten veya mümkünse yüz yüze… bakın bakalım siz o siz misiniz? O kişi aynı kişi mi? Hiçbir beklenti de yüklemeyin, sadece içten bir merhaba deyin. En kötü ihtimalle vaktinizin bir kısmını kendiniz için bir değişiklik yaparak harcamış olacaksınız. Kaybedecek şeyiniz en fazla o zaman diliminiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s