TÜRKİYE’DE TEMEL KİMLİK YAKLAŞIM SORUNSALI


“Yaşamak, Dünyadaki en nadir şeylerden biridir. Çoğu insan sadece var olur.” OSCAR WILDE 

Bugüne kadar ki yazılarımda hayatımı çoğu zaman aracımı kullanan biri olarak tarif ederek aslında bir yanılgı içinde olduğumu keşfettim. Özellikle son zamanlarda fark ettim ki, ben hayatımı bir Metrobüs yolculuğu gibi yaşıyorum ve bundan da son derece keyif alıyorum. Duraklarda karşılaştığım insanlarla yollarım kesişiyor; bazen sessiz, bazen sözlü, bazen keyifli, bazen bunaltıcı, bazen derin, bazen yüzeysel paylaşımlarla an’ı yaşıyoruz. Kimimiz bir durakta iniyor, diğerimiz ötekinde ama bizler hayat denen bu yolculuğu paylaşıyoruz. Evet, içindeki çeşitliliğe, renklere, harekete ve sürpriz elementlerine bakarak ben kesinlikle Metrobüs yolcusuyum bu hayatta ve bundan da son derece gururluyum çünkü belki de sizler tek kişilik araçlarınızda trafikle mücadele için müzik terapisi uygularken ben hem ulaşmak istediğim noktaya seri bir biçimde gidiyorum hem de bu yolculukta birbirinden ilginç anılar biriktiriyorum. Rotamı belirleyip akışına bırakıyorum işte daha ne olsun 😉

 

Son zamanlarda vaktimin büyük bir çoğunluğunu keyfe keder metrobüs yolculuklarına ayırdım bir değişiklik yapıp… Bir duraktan bindim, diğerinde indim, civarı gezdim, insanlarıyla kaynaştım ve belli bir zaman dilimi geçirdikten sonra vedalaşıp başka bir durağa yöneldim; tekrar aynı şeyleri yaptım. Bunun bir yaşam tarzı ve rutin haline geldiğini hayal edin; bir süreliğine cidden öyle oldu çünkü her durak, her deneyim aslında içinde yaşadığımız dünyanın ne kadar mucizevi ve harikalarla dolu bir yer olduğunu gösterdi. Bakabilmesini bilene elbette… Ciddi bir süre hiç düşünmedim, rengarenk an’larla dolu anılar biriktirdim yorulana kadar. Şimdi ise kıssadan hisse zamanı…

 

Bizim Türk toplumu olarak en büyük yanlışımızın kaynağını sonunda buldum galiba arkadaşlar! Neden bu kadar hastalıklı olduğumuzun yanıtını daha önce de biliyormuşum ama artık emin gibiyim çünkü tanımlayabiliyorum. Kronik bir saptamadır bu.

 

Bizler doğumumuzdan büyüme ve bugünlere gelme sürecimizde yoğurulurken bir takım düşünce kalıplarıyla hayat ve fikir yürütme biçimimiz belirli bir çerçeve kazanıyor. Doğrularımız, yanlışlarımız yani kısaca değer yargılarımız, davranış ve tutumlarımızın çerçevesini, kimliğimizi belirleyen temel faktör çocukluktan yetişkinliğe uzanan yoldaki her türlü beslenme, kazanım ve kayıp, kısacası bilgi ve tecrübe diyebiliriz. Birey olarak dış dünyada maruz kaldığımız olaylar ve tecrübeler aynılaştıkça, zihnimizde yaptığımız çıkarımlar kemikleşmeye, kalınlaşmaya ve sabitlenmeye başlar. Bu durum ne kadar küçük yaşta başlarsa savımız o kadar hızlı kemikleşir ve biz o kadar kapalı, sabit fikirli bireyler haline geliriz.

 

Gerek sosyo-ekonomik, gerek eğitim-kültür, gerek kendini yetiştirmişlik vb. seviyesi gibi bir takım toplum tarafından önemli addedilen seviyenin her katmanında dolaşma imkânı buldum. Modern, bir takım dünyevi şeyleri aşmış gitmiş olduğunu iddia edenin halini, muhafazakâr ya da cahil addedilenden daha acınası bulduğumu iddia edebilirim çünkü en azından kendi içinde tutarlı diyorum.

 

Artık saptamaya gelebilirim: Bu bizim Türk milleti, doğada, toplumda, yaradılış olarak ÖNCE İNSAN OLMAKTAN ÖNCE BİR CİNSİYET KİMLİĞİ İLE YOĞURULUYOR. Temelde İNSAN olduğumuzu, bu ekosistemin canlılarından sadece biri olduğumuzu, gelişmiş beyni nedeniyle diğerleri üzerinde sözde bir “hüküm” kurmuş birer canlı olduğumuzu anlayamadan KADIN VE ERKEK olarak düşünmeye sevk ediliyoruz.

Birer alt kimlik olması gereken bu Cinsiyetçi zihniyet bizlerin düşünce ve davranış kapasitesini öyle sınırlıyor ki, norm dışı İNSANİ her davranışta error veriyoruz. Daha da kötüsü İNSANİ bir hareketle davranan taraf bizsek daha ciddi bir error verip, kendimizi toplumda kabul görme için İNSANLIĞIMDAN ödün vermeli miyim? Gibi bir açmazın içinde bulabiliyoruz.

 

Hele hele bir kadınsanız, otomatik olarak birtakım şeyleri ciddi göze almanız gerekiyor. Hep çevreye karşı bir güvensizlik hissi, aşırı kontrollü ve ölçülü olma zorunluluğu, arkanızdan çıkabilecek yersiz “dedikodulara” mahal vermeme tedbirleri, kendini dış dünyaya karşı bir savunma mekanizması geliştirmeye yönelme gibi sayısız yorucu faaliyetler içindesinizdir. Neden İNSANCA içimden geldiği gibi konuşmam, iletişim kurmam, kısaca hareket etmem çok geldi diye mi?

 

Cinsiyetçi bir yaklaşım her şeyden önce “yetersizlik” hissiyle doldurur İNSANI. Hem erkek için hem de Kadın için. Çünkü bu tarz yaklaşımda, erkek de kadın da o kadar eksiktir ki yaradılışta, muhtaçtırlar birbirlerine. Evet, doğru ama İNSANLIĞIN kapasitesinin sınırları tanıtılmadan, beyne nüfuz etmeden, kendiyle barışık, bütünlük içinde bir BİREY yetiştiğini nasıl iddia edebilirsin? İNSAN, doğası gereği kusurlu ve eksiktir zaten ama kendi içinde bir biyolojik kapasitesi ve bütünlüğü vardır. Bunların kullanımını engelleyen de Cinsiyetçi kimliğin Biyolojik kimliğin üzerinde üstünlük kurmasıdır. Mesela, ben Mühendis bir Barbie, ya da Ev Erkeği bir Action Man neden görmedim çocukken piyasada? Kaldı ki, toplum daha Kadın – Erkek gibi iki temel farklılık konusunda uzlaşamıyor; coğrafi, etnik, kültürel, siyasi farklılıkla nasıl baş edebilir İNSANLIK payesinde buluşamadıktan sonra? Merak ediyorum, Ataerkillik kisvesi altında neden hem Erkek hem de Kadın’ın potansiyelini yaşama özgürlüğü verilmiyor? Neden hareket kapasitesi bir sürü kural ve kaideler altına alınarak kısıtlanıyor?

 

İNSANLIK çatısı altında buluşamayışımız tüm yaşananların en köklü ve temel sebebidir. Bizler düşünebilen ve öğrenebilen canlılarız, bu yüzden optimistim. Tek yapmamız gereken bu ekosistemdeki yerimizi idrak etmek, kapasitemizi BİR BİREY olarak keşfetmek ve muhatap olduğumuz herkesi ÖNCE İNSAN olduğunu hatırlayarak, sonra alt kimlikleri bazında ele almak lazım. İNSANLIĞINA SAYGI VE SEVGİ duyulmalı, hayran olunacaksa hayran olunmalı, eleştirilecekse eleştirilmeli, yönlendirilecekse yönlendirilmeli. Kadınlık ve Erkeklik sadece tarihsel döngüde şekil değiştiren rollerden başka bir şey değil. Bakın bakalım siz anneleriniz gibi bir kadın mısınız? Ya da dedeleriniz gibi bir erkek misiniz?

 

O yüzden ana-baba olan, olmaya düşünen, hayalini kuran herkese canı gönülden seslenmeyi bir borç biliyorum: ÇOCUĞUNUZA ÖNCE İNSAN OLMAYI ÖĞRETİN! Kız kısmı şöyle olur, erkek kısmı böyle olur diye kurallar ve kaideler zinciri sunmadan önce İNSAN temelini iyi aşılamamın yollarını bulun. Kadının da Erkeğin de tüm farklılıkları insani doğasındaki farklılıklardan kaynaklandığını vurgulayın. Kendi kendine yetebilen bireyler yetiştirmekte yanlış bir şey yok; gönül bağı ile onlar maneviyatta mutluluğu bulacaklardır kendi yetişkin geleceklerinde…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s