Öykü’nün Derdi


Uzun, uzun bir aradan sonra belki de ajandasında ya da takviminde hiçbir planın yer almadığı, telaşsız, spontane, insansız bir hafta sonu geçiyordu Öykü. Uyudu, upuzun saatler boyunca, üzerindekileri değiştirme gereği bile duymadan, TV karşısında öylece uyuyakaldı ve sabahın kör karanlığında, taptaze bir canlılıkla ama ne yapacağını bilmez bir şekilde güne başladı. Kahve içmeden zihni ayılmıyordu artık, o yüzden en kestirmesinden bir kahve yaptı kendine, iki lokma bir şeyler attı ağzına ve sigarasını yaktı. Neden bu kadar uyuduğunu, bu halde uyuduğunu, hem de bir cumartesi akşamı uyuduğunu pekâlâ biliyor ama kafasının içinde cümleleri sürekli kovuşturuyordu çünkü hala bir yanı inanmak istemiyordu. Ama kahvesinin son yudumu, sigarasının son nefesi ayılma ve gerçekliğe dönme etkisi yaratırcasına o talihsiz cümleleri sesli kurdurdu: “Ben kimim ve elimdeki bu hayatla ne yapacağım?”

Kendi sesini duymak ağır gelmişti sanki… Özellikle içinde yaşadığımız bu garip ve zor dönemde her birimizin yaptığı gibi “şükür” ve “minnet” dolu olduğu şeyleri sıraladı kendince hemen. “Minnettarım ve şükürler olsun, sağlığıma her gün duacıyım.” “Çok şükür, aç değilim ve açıkta değilim; elim ekmek tutuyor, çalışıyorum ve geçimimi bir şekilde sağlıyorum. Başımı sokacak bir evim, yiyecek bir aşım, gidecek bir işim var.” Derin bir nefes aldı ve boynundan omuzlarına doğru bir rahatlama hissetti.

Şükür ve minnet bir nebze rahatlatsa da direnen bir yanı vardı. Daha doğrusu, kafasının içinde bir nokta inadına üstüne gelip diretiyordu sanki, huzursuz hal ve tavırlar içindeydi. Birden oturduğu yerde doğrulma ihtiyacı hissetti, kalktı ve bir piyano tınısı açtı. Gözlerini kapadı. Odanın içinde yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Sadece müziği dinleyip, adımlar atıyordu. O kapalı gözlerle dolaşırken odadaki engelleri tanıdı; bir iki çarptı ama devam etmek geldi içinden. Bir süre sonra engel falan kalmamıştı. “Dın,dırındırının…” piyano tuşlarının her basılışında adımlarını ritme uydurmaya çalıştı. Tempo yavaşlayıp hızlandıkça aynı hızla dizlerini büküyor, adımlarını sağa sola kaydırıyordu. Sonra kollar girdi devreye; arkadan gelen düzenli ritimle kollarını bir kuş misali açıp kapıyordu. Sanki sonsuz bir boşlukta gibiydi, sadece tuşlarına basılarak ses çıkaran bir piyano ve odada ona kendince eşlik eden bir Öykü vardı. Zamandan, mekândan, insandan, kaygıdan soyutlanmıştı adeta… Nasıl göründüğünün, doğru ya da yanlış hareket edip etmediğinin de bir önemi yoktu. Kendi başınaydı artık; hem de sonuna kadar…

Müzik bittiğinde gözlerini açtı. Karşısında bir ayna vardı ve kendi yansımasını fark etti. Dingin ve huzurlu ona bakan bir siluet gördü ve bir yabancıyı izler gibi incelemeye başladı. Uzun ve sarı bukleler vardı siluetin yüzünü gölgeleyen, ellerinden rica etti sessizce geriye aldı karşısındaki kadın. Tanımak ister gibiydi bu yeni insanı… Alnını, kaşlarını, yanaklarını geçti çünkü dudakları ve gözlerine takılmıştı bir sebepten. Çelişkili ve tutarsızlıkla kaplanmıştı bu ikisi: Her an yaygara koparacakmışçasına titreyen dudaklar ama nötr bir ifadeyle bakan kenarları minik damlalarla birikmeye hazırlanan gözler. Ve sakinliği, dinginliği, huzuru da can acıtan cinstendi. Yorgun ve bitkindi o gözler çünkü… Güç bela sağ kalmış sanki yoğun, ardı ardına mücadelelerden ve her şeyden çok yılgınca ayrılmış bu mücadelelerden zaferden ziyade. Ansızın şu cümleler döküldü o dudaklardan: “Aslında, çoğu zaman sadece yetiniyoruz.” Buruk bir gülümseme geldi ardından: “Hayat, her şeye rağmen devam ediyor.”

Öykü, dolabına yöneldi çünkü dediği gibi hayat devam ediyordu ve bunu hissetmeye ihtiyaç duyuyor gibiydi. Beyaz ahşap dolabın kapaklarını açıp, içinde duran kışlık kıyafetlerin karşısında öyle durdu. Nereye gideceğini bilmediğinden, ne giyeceğini bilmiyor gibi bir hali vardı. Arkasını döndü, yarı gri yarı beyaz gün ışığı süzülen camdan dışarıya göz attı. Durdu, düşündü de düşündü, iç geçirdi ve dolaba dönüp bir spor taytı ile kapüşonlu çekti. Ardından spor sırt çantasına yöneldi hızlı hareketlerle; okuduğu kitabı, defteri, kalemi, cüzdanı ve sigarayı attı çantaya. Telefonu mont cebine iliştirip, kulaklıkları kaptı. Kapıya yöneldi. Anahtarını alıp kilitlemeden önce son bir kez kapı önündeki aynaya baktı ve dedi ki: “Kilidin sağlam olursa, içeri kimseler giremez; böylece sen güvende ve huzurlu olursun.” Evden çıkıp kapıyı sıkıca kilitledi.

Sokağın girişine geldiğinde çoktan inşaat gürültüsünden rahatsız olmuşa benziyordu. Telefonundan kullandığı müzik programını açıp, bir arama yaptı ve çalan şarkıyı dinleyerek yola koyuldu. Şarkının sözlerini dinledikçe ve kuru soğuk yüzüne çarptıkça Öykü’nün duruşu değişmeye başladı. Dudakları şarkı sözlerini “Kanatlarım Var Ruhumda” diye mimiklerken, duruşu dikleşmeye başlamış ve yüzüne tatlı bir tebessüm oturmuştu. Gün boyunca, sadece ve sadece bu şarkıyı dinlemek için komut verdi programa.

Omzundan bir el tutup, tam gaz tempodaki yürümesini durdurana kadar aynı şarkıyı kaç defa dinleyip, ne kadar yürüdüğüne dair en ufak bir fikri yokmuşa benziyordu Öykü. Arkasına dönüp kulaklığını canhıraş çıkardığında,

“Dünya’dan kopmuş gibisin, nasılsın?” dedi adam.

“O zaman neden geri getirdin ki Dünya’ya?” diye cevapladı Öykü. “Çok tatlı bir yer mi burası yoksa?” diye de ekledi.

Adam “uzun bir aradan sonra seni görünce merhaba demek istemiştim sadece.” Diyebildi.

“Merhaba Ali, hoşça kal.” Deyip uzaklaştı Öykü.

Hızlı adımlarla ilerlerken sadece kendinin duyabileceği tonda söyleniyordu:

“Dünya’dan kopmuş gibiymişim; sadece merhaba demek istemişmiş.”

“Düşüncesiz, yalnızca hep kendini düşünürdü zaten.”

“Belli ki rahatsız edilmek istemiyorum, ne diye dürtersin ki yıllar sonra? Ne gerek var?”

“Offf, başka şarkı bulmam lazım artık!”

Hemen telefonuna ilişti, programı açtı ve aklına gelen ilk şarkıyı aradı, buldu. Bu arada, yön değiştirdi. Kendini bir kez daha şarkıya ve sözlerini dinlemeye odakladı ama nedense bu kez durma ihtiyacı hissetmişe benziyordu. Gözlerini de kapadı bir süreliğine… Sanki sokağın ortasında değildi de evdeydi, hazmetmek ve sindirmek ister bir hali vardı şarkının sözlerini. Bir süre sonra başını salladı, gözlerini açtı ve yürümeye devam etti.

Artık sokaktaki insan umurunda değilmişçesine müziğine eşlik ediyordu:

“Daha güçlü, daha sakin”

“Daha mutlu, daha suskun”

“Daha olgun, daha kırgın”

“Daha yalnız, daha yorgun”

Gelen geçen, Öykü’ye anlamsız bakışlar atıyordu ama Öykü’nün ciddiye alır bir hali yoktu. Konser ver deseler verir gibi bir hali var gibi görünüyordu. Elinde bir mikrofonu eksikti. Şarkı bitince, Öykü bir süre kulaklığı çıkarmadan sessiz sedasız yürümeye devam etti. Grili beyazlı güne sarılar eklenmişti.

Yol üzerinde çok da kalabalık olmayan bir restoran görünce içeri girdi. Sağ iç köşede bir çift ile sol ön tarafta oturan bir aile dışında başka kimsecikler yoktu. Yeni açılmış bir yer olduğu, hizmette sınır tanımak istemediğini gösteren atik garsonlardan anlaşılıyordu. Öykü orta sırada, iki senaryonun arasında bulunan iki kişilik bir masaya oturdu. Garsona sipariş verdi; telefonunu masaya koyarken bir mesaj geldiğini fark etti.  Ekrana baktı, Ali’ydi.

“Neden bugün beni tersledin?”

“Terslerken söylemiştim halbuki, dinlemedin mi?”

“Neden geri getirdin Dünya’ya, çok mu tatlı bir yer gibi bir şeyler söyledin. Canını sıkan bir durum mu var?”

“Canımı sıkan bir durum seni neden ilgilendirsin ki? Şimdi mi ilgilisin?”

“Merak ettim sadece, anlatmak istersen buradayım.”

“Kurbanı oynamayacağım ama ben yorgunum. Kabullendim, her şeyi olduğu gibi kabullendim. O yüzden de insanlardan en ufak bir şey istemiyorum artık…”

“Neredesin?”

“Neden?”

“Yüz yüze konuşalım, böyle olmuyor.”

“İnsanlardan bir şey istemiyorum derken ciddiydim, gelmene gerek yok.” 

“Öykü, naz yapma işte, söyle yerini, geliyorum çünkü istiyorum.” 

“Kendin kaşındın.” Der ve bulunduğu yerin haritadaki konumunu yollar.

 

Ali geldiğinde Öykü hiç istifini bozmadı. Ali eğildi, Öykü’yü öptü ve karşısına geçip oturdu.

“Ne içiyoruz? Burada alkol var mı?”

“Yarın iş var, alkole ben girmeyeceğim; sen istersen takıl.”

“İyi madem, ne içersin?”

“Bir çay alırım.”

Ali kendine bir bira, Öykü’ye de bir çay söyler ve hemen konuya girer:

“Ne oldu?”

“Olanın bitenin bir önemi yok çünkü olanlar oldu bitenler bitti çok şükür. Böyle üstü kapalı konuşmak istemem ama seninle kaç yıllık bir geçmişimiz var, beni tanıyorsun ama gitmeyi seçtin defalarca… Ben artık yoruldum ve insanlar da umurumda değil çünkü ben kimsenin zaten umurunda değilim. İyi niyetli, sevgi dolu, yardımsever, fedakâr, insancıl, saygılı, adil, dürüst, cömert, anlayışlı, güven veren, paylaşımcı, destekçi bir insandım elimden geldiğince bugüne kadar. Ama gel gör ki, ben asla BEN diyemedim. Demeye çalıştığım noktada da kötü oldum. Bu bencillikler altında eziliyor hissiyle yaşamaktan yoruldum. O yüzden insanlardan en ufak bir şey istemeden yoluma yalnız devam ediyorum, rahatsız edilmek de istemiyorum.”

“Öykü, seninle geçmişimize dayanarak konuşuyorum. Kimse senden bir şey istemedi.”

“Ben istemediğini bildiğim için kimseyi istemiyorum.”

“O nasıl oluyor?”

“Kimse görünürde bir şey istemiyor belki ama herkesin istediği şey aslında aynı: İLGİ. Benim kendimde gördüğüm tüm bu olumlu özellikler aslında benim lanetim gibi bir şey çünkü dışarıya dönük ve ilgilenme, özveri üzerine kurulu. Biri bana nasılsın dediğinde iki dakika hâl hatır sorup kendini anlatıyor, derdini anlatıyor. Ben aynı ihtiyaçla döndüğümde kimseyi bulamamaktan çok ama çok yoruldum. O yüzden kimse bana bulaşmasın, ben de kimseye bulaşmayayım.” 

“Yalnız yapamazsın seni tanıyorum.” 

“Ben seninle birlikteyken de yalnızdım Ali. O yüzden sana tutunma ihtiyacı hissettim ve sen beni ittin. Ama ne var biliyor musun? Ben aslında kendimle çok mutluyum. Beni bozan insanlar, etrafımı beni güzel ve doğal yapan enerji bütünlüğümden faydalanan insanlarla çevrelemiş olmak benim hatam. Madem herkes işine geldiği gibi davranma lüksüne sahip, ben de sadece gördüğüm kadar göstereceğim bu noktada insanlara… Gördüğüm kadar paylaşıp, destek olacağım.”

“Ne oldu Öykü?”

“İnsanlar arasına karıştım Ali; riskler aldım, şanslar verdim, yanıldım. Düştüm kalktım durdum; gücümü toplayıp tazeleyip kaldığım yerden devam ettim. Her koşulda insanın içindeki iyiyi görme ve ortaya çıkarmaya yönelik şanslar verdim. Beraberce daha iyisi, güzeli ve doğrusu olur diyerekten fedakarlıklar yaptım. Her günün sonunda öyle farklı senaryolarda, öyle farklı durumlarda aynı sonuçları almaya başladım ki, yıldım. Ben hep iyiye, güzele ve doğruya inandım ama aldandım hem de çok… Dünya maalesef enayiliklerle dolu bir kötülük yuvası haline gelmiş. Kendimi insanlar tarafından kandırılmış, aldatılmış, yüzüstü bırakılmış gibi hissediyorum artık. Herkesin bir ederi var sanki sistemde, benim yokmuşçasına harcıyorum kendimi. Ne uğruna? Bu kadar kıymetli miydi sevgi? Bu kadar zor olan ne sevgiyi yaşamakta? İnsanoğlu büyüdükçe, olgunlaştıkça taşlaşıyor ve sevgiyi yitiriyormuş. Ben bunu yitiremem biliyorum ama kendimi korumayı artık öğrenmemin vakti geldi. Yalnızca kendini seviyormuş insan meğersem; diğer sevgiler hep daha suni, daha yüzeysel ve göstermelikmiş.”

“Kim üzdü seni Öykü?”

Öykü bir anda ağlamaya başlar ve haykırır: “En çok sen üzdün beni Ali! Keyfi geliş gidişlerin, belki de doğruluğu olmayan benden kurtulma gerekçelerin, buna rağmen bana tahammül edişin… Seninle bir bağımız olduğuna inandım ben hep, sana gerçekten değer verdiğimi de hep hissettirdim. Öyle bir havaya girdin ki, ilgini kaybettin; yanıldın çok yanıldın. Tıpkı diğerleri gibi… Beni elde ettiğini düşündüğün noktada beni kaybetmiştin çoktan. Sürekli bir oyun olarak görüyorsun ya her şeyi, elde edilmesi gerekilen bir şey, kazanılması gereken bir şey, sürekli bir itişme – çekişme hali yaratmamı istedin benden… Ve buna tahammül etmemi. Neden? Hayat gayesi denen oyun zaten yeterince zor, neden keyif almıyor insanlar? Neden bu maymun iştahlılık, neden bu arsızlık? Sen bunlarda hep başı çektin ve beni çok yaraladın. Ben tamir etmek isterken daha çok yara aldım. Artık doyma noktasına ulaştım, kendi başıma çok daha iyiyim.”

Öykü masayı terk etti ve hıçkıra hıçkıra yürümeye başladı. Bir süre sonra Ali’nin arkasından koşar adım geldiğini hissetti. Kendi adımlarını hızlandırdı. Kulaklığını taktı, müziğini açacakken Ali O’na yetişti ve durdurdu.

“Ne istiyorsun bilmiyorum ne oldu umurumda değil ama beni dinlemeni isterim. Anlıyorum seni gerçekten, değmiyor biliyorum. Başkaları için yaptığın onca şeyin karşılığını alamamış olmak nasıl bir his biliyorum. Çok iyisin, her zaman da çok iyiydin. Bu kadar üzülmen çok normal ama sevindirici aslına bakarsan çünkü ben senden hep bunu bekledim. Kendine sahip çık, boş ver düşünme beni demek istedim. Ama senin için hep çok kolaydı. Sen o kadar rahat ve düşünceliydin ki, bana fırsat kalmadı. Her şey senin için cidden çok kolaydı. Neden bu kadar kolaydı? Bu bana güven vermedi, özel de hissettirmedi. Üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm.” 

Öykü başını kaldırdı, burnunu çekti ve gözündeki yaşları silerek: “Ben her şeyi olduğu gibi zaten kabullenmiştim. Sen ise, tekrar bencillik yaparak bugün yaramı dağladın. Değdi mi? Hoşça kal!” deyip taksi çağırdı ve binip uzaklaştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s