Medeniyet Manzarası


Güneş, etrafını kaplayan harelerle adanın tepesinin arkasından kayboluyordu. Issız ve yerleşimsiz bir kara parçasıydı ada; alabildiğine yeşil tonları ile dolu ve medeniyet tarafından henüz baltalanmamış. Etrafını saran denizde ise bir sakinlik ve sükûnet hakimdi; güneş ışınları mayıştırmış gibiydi normalde arsız olan dalgaları… Baktığım nokta olan medeniyette ise, gevşek bırakılmış bir misina misali uzanan geniş kıvrımlı sahil boyunca, dalgaların çok minik vuruşları duyulabiliyordu. Sahil boyunca gerek yürüyen gerek banklarda veya kıyı şeridi boyunca uzanan çay bahçelerinde oturan kalabalığın, bu güzelliği benim gözlerimle gördüğüm gibi görüp göremediğini merak ederek etrafı ve insanları seyre daldım.

Görüşümün yetebildiği en uzak köşeye odaklandım. Ne istediğini bilmeyen ama kesinlikle ne istemediğini bilen insanlar vardır ya, çocuksu bir neşeyle “işte bu” demeyi isterler hep, onlardan olduğuma iyice ikna oldum o köşeye bakarken… Bir siluet görmeyi umut ettim belki de. Böyle manzaraya karşı ayakta ve gerinmiş, yüzünde okuyabildiğim kadarıyla bir huzur ifadesi ile… Veya balıkçı bir amca, gün batımının güzelliği karşısındaki dalgınlıkla oltasına vuran balığı fark etmiyor. Aradığım görüntü yoktu; ufak bir hayal kırıklığıyla başımı başka yöne çevirdim.

Bu sefer odağıma bir çay bahçesini hapsettim. Geniş bir alana yayılmış, sedir gibi oturma alanlarına dağılmış çayını kahvesini yudumlayan kalabalıkları izlemeye başladım. Denize yakın yerlerde birkaç masada aynı senaryo mevcuttu. Kendilerini ön plana alan ve denizle bütünleşen fotoğraf çekme çabası… Biri üzerine başına çeki düzen verir, diğeri otuz iki diş gülümseyecek diye diliyle dişlerini kontrol eder. Kendilerinin hep ön planda olması beni rahatsız etti. Bir kişinin de manzarayı gördüğü gibi resmetmek aklına gelmiyor gibiydi.

Umudumu iyice yitirmiş bir vaziyette kıyı şeridindeki yürüyüş yoluna baktım ve O’nu gördüm. Sıradan, yeşilli beyazlı bir kareli ve yarım kollu gömleği vardı. Kahverengi de bir pantolonu vardı. Yürürken birden durmuştu ve yüzünü gerinerek manzaraya dönmüştü. Elinde ne bir kamera ne de bir telefon vardı. Sadece öyle kalakalışına şahit oldum. Adamı izlemeye başladım. Ellerini beline koydu önce ama gözleri hep manzaradaydı. Derin derin nefes aldığını görüyordum. Yorulmuş da soluklanır gibi bir hali vardı ve manzaranın güzelliği karşısında durma kararı almıştı sanki.

Derken adama bir tik geldi. Adam ilginç bir biçimde kas kasılmaları gibi titrek hareketler yapmaya başladı ama gözleri hep manzaradaydı. Bu titremelerin O’nun için ilk ya da son olmadığı belli gibiydi. Etrafından geçen bir kalabalık irkilerek adamdan kaçtı. Hızlı adımlarla uzaklaşırken de bakmayı ihmal etmedi. Adamın tikleri yer yer azalıp yer yer artarak devam etmeye başladı ama bu adamın rutin yürümek, eğilmek gibi hareketlerini çok da aksatmıyordu. Birazcık sekteye uğratıyordu. Sonradan fark ettim ki, adam don atlet kalıncaya dek soyunmuştu manzaraya karşı. Ne yapacak diye ilgiyle izlemeye başladım; açıkçası bir heyecan kapladı beni. Yaratıcı bir şey geliyor benim yapmaya cesaret edemediğim dedim kendime.

Çamaşırları ile adam suya atladığında artık iyice keyiflenmiştim. Anın tadını çıkaran biri olduğunu görmek gerçekten mutlu etmişti. Adaya dönük bir biçimde yüzmesini keyifle izlemeye başladım. Her kulacında keyfim katlanıyordu adeta. Bir süre sonra hareketleri yavaşladı. Ardından da suda kayboldu.

Bulunduğum yerden hemen ambulansı aradım ve kıyıya olabildiğince hızlı koşmaya başladım. Varınca hiç düşünmeden suya atladım ve adamı gördüğüm son noktaya doğru tüm gücümle yüzdüm. Gerisi biraz çorap söküğü gibi geldi sanırım. Benim birden suya atladığımı gören bir iki kişi daha atlamış ve onların yardımıyla adamı sudan çıkarmayı başardık.

Ambulans henüz gelmemişti. Adamı kendine getirmeye çalıştık. Su yutmuştu ve onları kusana kadar rahatlamadı. Sonunda, kafası birinin kucağında uzanmış soluklanıyordu sakince. Tikleri de geri gelmişti. Kalabalıktan biri sordu:

“Amca, ne diye atlarsın ki suya? Hem de titreksin? Canına kastın mı var?”

Adam soluklandı, cümlelerini toparlamaya çalıştı ve dedi ki:

“Parkinson hastasıyım ve çalıştığım yerden sağlık durumum kötüye gittiği için üç ay önce atıldım. İşsiz kaldığım için sigorta borçlarımı ödeyemedim ve tedavim aksadı. Ada ıssız ve güzel göründü; canım sadece oraya gitmek istemişti. Nasip kısmet değilmiş.”

Kalktı, giyindi ve titreye titreye yanımızdan uzaklaştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s