Yüzük ve Kitap


Metropolün nimetlerinden uzakta, izole ve soyut bir köyde geçen iki yılın ardından, ses tonunda haklı bir gururla şu cümleleri sarf ederek telefonu kapattı: “Benim için ayırın lütfen; başka bir şehirdeyim ancak eninde sonunda gelip alacağım.” Ardından masadan eski nişanlısının verdiği alyansları, çantasını ve ceketini kaptığı gibi evi terk etti.

 

Toz toprak içerisindeki yolun kenarında, yüzükler avucunda sıkı sıkı, yürürken ansızın ağlamaya başladı çünkü kendini, kendi başına yapabileceğine daha fazla ikna edemiyordu. Tam o anda, yaklaşan karga sürüsünün sesini duydu, panik oldu ve kendini yola attı. Geçmekte olan bir araba güç bela kadına çarpmadan durmayı başardı. Arabanın camı açıldı ve adam korna sesiyle beraber kaplan misali kükremeye başladı “Deli misin?” Yola atlamış bulunan kadın, hafızasını geçici bir süreliğine yitirmiş gibi ifadesizce yola bakıyordu, birden kendini toparladı ve “şehir merkezine gitmem gerekiyor, sizinle gelebilir miyim?” diye şoföre sordu. Adam “Tamam ama ben kasabaya kadar gidiyorum, sonra başının çaresine bakarsın” dedi.

 

Kadın, adama teşekkürlerini sunarak araca bindi. Ondan sonrasında bir süre bıçak gibi bir sessizlik ortama hâkim oldu. Adam bu durumdan rahatsız bir iki kıpırdanma ile kendi tanıttı: “ben Fırat, çiftçiyim ve havuçlar için kasabaya gidiyorum. Sen niye şehir merkezine gidiyorsun?” diye sordu. Kadın, “İsmim Selin, memnun oldum. Öğretmenim ve bir kitap için şehir merkezine inmem gerekiyor.” Diye kısaca yanıtladı. Adam ansızın “Elinde sıkı sıkı tuttuğun şey de nedir?” diye yan gözle süzerek sordu. Selin’in yüzü kızardı, bir şey demeden, yüzükleri çaktırmadan eğilerek ve adamın görmediğini umarak çorabına sıkıştırdı.

 

Sessiz geçen birkaç dakikalık yolculuk sonrasında, Fırat yolda gördüğü iki sıska otostopçuya doğru yanaşarak onları da araca alacağını Selin’e söyledi. Selin “lütfen alma, acelem var.” Diye ısrar ettiyse de Fırat, kadını dinlemedi. “Merhaba, ne yöne gidiyorsunuz?” diye camdan adamlara seslenerek sordu. Adamlardan sıska olan, “Şehir merkezine gidiyoruz.” Dedi. Fırat, “ben kasabaya gidiyorum, uyarsa atlayın.” Dedi. Adamlar araca bindiğinde, Selin sessiz kalmayı tercih etse de gözlerinde birikmeye başlayan yaşlara engel olamıyordu. Birdenbire bu araçta, üç tanımadığı adamla kapana kısılmış gibi hissetse de ağlamamayı başardığını fark etti. Yavaş yavaş kendini sakinleştirip Fırat’a sordu: “kasabaya ne kadar mesafemiz var?” Fırat, “otuz dakikalık bir yolculuk.” “Yolumuzun üzerinde bir benzin istasyonu var mı?” diye devam etti kadın. “Evet” diye yanıtladı adam. “Orada kısa bir ihtiyaç molası vermemiz mümkün mü?” diye sordu Selin kibar fakat buyurgan bir ses tonuyla. Fırat da “iyi ama çok kısa olsun” dedi gönülsüzce.

 

Arkada oturan iki adam birbirine bir şeyler fısıldıyordu; Fırat bu seslere sinirlenmiş olacak ki “ne oluyor orada?” diye sordu. Daha önce şehir merkezine gideceklerini söyleyen adam, “aramızda şeyi tartışıyorduk, acaba sana belli bir para versek bizi şehir merkezine kadar götürür müsün? Elbette ki, benzin artı senin kazancın.” Dedi. Fırat da “Hoca Hanım da şehir merkezine gidiyor, size katılmayı kabul ederse üçünüzü belli bir bedel karşılığı götüreyim ama öncesinde kasabadaki işlerimi halletmemi beklemeniz gerekir. İki kişiyi götürmeye değmez benim açımdan. Ne diyorsun hoca hanım?” diye topu Selin’e attı. Selin yutkundu, ardından da “ben kasabadan otobüse bineceğim, teşekkür ederim” dedi. Selin bu cümlenin üzerine yan aynasından adamları süzdüğünde yüzlerinden kızgın olduğunu görebiliyordu. Ortamı yumuşatmak için, gördüğü tabeladan “sanırım benzin istasyonuna varmak üzereyiz” dedi. Fırat sağa sinyal verdi ve benzin istasyonunun olduğu alana girdiler. Araç durunca, Selin “ben bir beş dakikaya geliyorum” diyerek hemen aracı terk etti.

 

Selin, apar topar aldığı eşyalarıyla benzin istasyonunun tuvaletine gitti ve bir kabine girdi. Kutu gibi kabinin içerisinde sessizce ve derin derin ağlamaya başladı. Göz yaşları yanaklarına süzülürken dışarıdan gelen tıkırtıyı duydu. Yanaklarını kurulayarak dışarıdan gelen sese kulak kabarttı, biri bir kapıyı kilitliyordu. Sessizce bekleyişle geçen birkaç saniyeden sonra, çantasını sırtına aldı ve tereddütle kabinin kapısını araladı. Sağını ve solunu kontrol etti bir şey göremedi. Sola dönüp lavaboya doğru ilerlerken solundan bir el çıkıp boğazını kavradı ve Selin’i duvara yapıştırdı. Selin debelenirken, elleriyle boğazına yapışan eli biraz gevşetip, “imdat!” diye bağırmaya başladı. Nefes alamadığı için gözleri kısılmıştı ama karşısındaki kişiye güçlü bir tekme atmayı başardığında bir anlığına eller gevşedi ve kim olduğunu görebildi. Arabadaki sessiz adam, Selin’in boğazını sıkıyordu. “Ya paranı ya canını.” Diyerek sıkmaya devam etti adam. Selin bir anda duvara monteli havluluğa tutundu, güç aldı ve bacağını kaldırarak adamın karnına doğru onu iten güçlü bir tekme attı. Adam savrularak dengesini kaybetti ve gerisin geri yere düştü. Selin, adamın üstüne koştu ve hem tekme hem de yumruklarıyla yerdeki adamın karnına güçlü darbeler indirmeye başladı. Selin hızını alamıyordu, ardı ardına yumruk ve tekme savururken dışarıdan bir ses geldi ve kapı parçalanarak açıldı. Fırat ve elinde baltalı bir adam, Selin ve yerde yarı baygın yatan adamı gördüler. Selin gülümsüyordu. Fırat sordu: “İyi misin Hoca Hanım?” Selinle Fırat, yerde yatan adamı benzin istasyonu sahibi olduğu anlaşılan adama bırakıp tuvaletten ayrıldılar.

 

Benzin istasyonunun kafeteryasında oturan Selin ve Fırat biraz soluklandıktan sonra Fırat yarı utangaç bir ses tonuyla sordu “Orada ne oldu? Anlatmak ister misin?” Selin, gelen kahvesinden bir yudum alıp yaşadıklarını bir bir anlattı. Fırat “bu olanların hepsi benim suçum, olanlar için çok üzgünüm. Ben o iki serseriyi arabaya almasaydım bunların hiçbirini yaşamayacaktık.” Dedi. Selin, “diğer adam nerede?” diye sordu. Fırat, “o da beni sıkıştırmaya kalktı ama boyunun ölçüsünü aldı. O yüzden gelmem uzun sürdü.” Dedi. “Görünen o ki, ikiye ayrılıp bizi paylaşmışlar. Arabayı da alıp kaçacaklarmış.” Diye ekledi. Cümlesini bitirmesiyle, dışarıdan siren sesleri duyuldu. Jandarma, Selin ve Fırat’ın yanına geldi, birkaç soru sordu ve daha sonra adamları alıp götürdü. Adamlar gidince, Fırat “yola devam edelim mi?” diye sordu. Selin de “olur ama başka kimseyi almazsak olur değil mi?” dedi gülerek. Fırat, “Elbette” dedi kafasını kaşıyarak.

 

Arabaya giderlerken, Fırat, “yanlış anlamazsan bir şey daha soracağım. Neden gülüyordun?” diye sordu. Selin, “bu başka bir hikâye ama özetle eski nişanlım tarafından hem sözlü hem de fiziksel şiddete maruz kalıyordum. Bugün o adamı yere sermek, kendimi savunmak daha önce hiç yapmadığım, yapamadığım bir şeydi. Sanırım onun mutluluğundan gülümsüyordum.” O sırada, eğildi, çorabından yüzükleri çıkardı ve Fırat’a göstererek “bu yüzükleri satıp, çalıştığım okula kitap almak için şehir merkezine gitmem lazım. Bana yardımcı olur musun?” Fırat da gülerek “niye baştan böyle söylemedin ki? Kasabadaki işleri hemen halleder, seni sağ salim şehir merkezine götürürüm. Böyle özür dilememe izin ver.” Dedi. Selin, “Seni yolundan alıkoymayayım, kasabada otobüse bineyim, gerçekten teşekkür ederim” dedi. Araca binip uzaklaştılar.

Yüzük ve Kitap” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s