Günlüklerin Sırrı


“Merhaba anne, ben geldim.” Hayır, beğenmedim. “Anneciğim, merhaba. Nasılsınız?” deyip ardından sarılmak kadıncağızı sanırım daha çok mutlu edecektir. Aynada kendime alıcı gözle bakmayalı tam on yıl olmuş. Daha dün gibi… Carine’in cenazesine gitmek üzere evden çıkmak için kendimi adam akıllı toparlama ihtiyacı hissetmiştim. Tabii o zamanlar şu ankine kıyasla daha gençtim, sarı saçlarımda henüz çıkmaya başlamış birkaç tel gri seyrek seyrekti ve Carine’i bana aşık eden gamzelerimin arkasındaki orta yaş kırışıklıkları henüz meydana çıkmamıştı. Ansızın zümrüt yeşili gözlerimle karşılaşıp bir silkelendim. Sonra gözüm aynanın sağında on yıldır asılı duran ve Carine’e ait olan paltoya ilişti; eğilip valizimi alıp İstanbul’a gitmek üzere evden çıktım.

 

İhtiyacın olduğunda aradığını bulamamak evrensel bir kanun gibi bir şey olsa gerek. Havaalanına gitmek üzere Paris sokaklarında taksi arıyorum ya dolu geçiyor ya da durmuyorlar. Gerilmeye başladım. Zaten hiç gidesim yok, sadece aileme karşı vazifemi yerine getirmek istiyorum. Annem o kadar sık aramaz ama son telefon konuşmamızda sesi epey endişeli ve üzgün geliyordu “biliyorum, sen oraya taşınalı neredeyse otuz yıl oldu. Yeni bir hayat kurdun, evlendin, eşini kaybettin, biz yeterince yanında olamadık ama baban hiç iyi değil, belki de günleri sayılı. Bir süreliğine İstanbul’a gelebilirsen çok sevinirim be oğlum!” Yine annemden aldığım bilgiye göre, babam bu yıl Ahmet Necdet Sezer ve Bülent Ecevit arasında çıkan gerilimden sonra patlak veren ekonomik krizin ardından işlerin kötüye gitmesinin yarattığı stresle yatağa düşmüş. Fabrikanın durumu nasıl diye sormadım; ilgilenmiyorum, zaten bana yıllardır aynı tutarı gönderiyorlar. Annem evde bakıcı bir kadın ve asistan bir kızın desteği ile durumu idare etmeye çalışıyormuş anladığım kadarıyla. Taksi de gelmek bilmedi, uçağı kaçırırsam hiç hoş olmaz derken bir tane yakalamayı başardım. “A l’aeroport de Charles de Gaulle s’il vous plait!”

 

Üç buçuk saatlik yolculuk boyunca, otuz yıl aradan sonra doğup büyüdüğüm topraklara ve aile evine dönmenin verdiği garip bir hissiyattan ötürü olsa gerek geçmişte dolanıp durdum. Beylerbeyi sahilindeki evimizdeki çocukluk günlerim, Galatasaray Lisesi’nde arkadaşlarımla olan muhabbetler, Karl Marx’ın manifestosunu okul kütüphanesinde felsefe öğretmenimizin bana çaktırmadan el altından verdiği gün, babamın şiddetle karşı çıkmalarına rağmen siyasal bilimler okumak üzere Sorbonne’dan kabul almam ve Paris’e gidişim, Türk sol hareketini elimden geldiğince yazılarımla desteklediğim o yıllar… Köy enstitülerinin yeniden açılması gerektiği ile ilgili savunma yazım ne kadar ses getirmişti! Öyle ki, yıllar sonra anlaşıldı ki, ismim mimlenmiş ve darbe olduktan sonra hiçbir eserimle katkı yapamaz olmuştum. O dönemler Carine nasıl da desteklemişti beni “boşver Türkiye’yi. Biz önümüze bakalım, bak Fransa’dayız.” Deyip, beni tanıştığımız yer olan okulumuzun oralarda öğrencilerin uğrayabileceği bir cafe açmaya ikna etmişti. Öyle tatlı bir dili vardı ki “Hayatım, Marx’ın idealleriyle paralel bir şekilde kazancına şekil verebilirsin bence, buna kafa yorman yeterli.” Deyivermişti. Öylelikle, kendini döndüren ve cebimize de çok cüzi ve adil bir kar bırakan bir sistem yaratmıştık. Sosyalizm temalı kültürel söyleşiler, etkinlikler de düzenliyorduk. Oradan gelen birikimimizle evliliğimizin on beşinci yılını kutlamaya gittiğimiz Nice’de geçirdiğimiz trafik kazasını iç dünyamda acı acı bir kez daha yaşarken uçak İstanbul’a doğru inişe geçiyordu. Carine’in çığlığı ile türbülansın yarattığı ses bir bütün olmuştu sanki. O an pilotun sesi bir nebze olsun kendime gelmemi sağladı “lütfen kemerlerinizi takınız, az sonra Atatürk Havalimanına inmiş olacağız”. Carine’i kaybettiğim yılın aynı zamanda soğuk savaşın bittiği yıl olduğunu idrak ederken soğuk terler boşanıyordum.

 

Kapitalizmin yarattığı tüketim çılgınlığının Türkiye’ye de uğradığı daha havaalanın oradaki hediyelik dükkanlara olan insan akınlarından belliydi. Evdekilere elim boş gittiğimi fark edip valizimi almayı biraz erteledim. Telefonda ne demişti annem? Bakıcı kadın, babam, bir de asistan kız vardı. Her birine uygun bir şeyler alıp çıktım. Kim nasıl karşılayacak pek konuşmamıştık. “Seni gelip karşılayacaklar” demişti sadece annem. Valizimi alıp çıkışa yöneldim. Yol dar uzundu. Önce sağa doğru durup gözümle “Muammer Kazan” yazılı bir isim tabelası aradım. Sonra da sola baktım. Solda çok uzakta bir “M” harfi ile başlayan tabela seçtim, taşıyan kişinin esmer, genç bir kadın olduğunu görünce de asistan kız olduğuna kanaat getirerek o tarafa doğru yürümeye başladım. Haklıydım çünkü yaklaştıkça yazı belirginleşti ve doğru kişiye yaklaştım “Merhaba, Avni bey ve Ayla hanım için gelmiştim” dedim. Kadın enerjik bir ses tonuyla “hoş geldiniz Muammer Bey, ben Çağla. Avni Bey’in asistanıyım. Buyurun araca doğru gidelim. Valizinizi alayım.” Diyerek yeltendi. “Yok teşekkür ederim, ben taşırım zahmet etmeyin.” Dedim ve genç kadını takip ettim.

 

Otoparkta duran beyaz, makam aracını andıran bir araca yanaştıktan sonra çevik bir hareketle valizimi kavrayıp bagaja yerleştiren Çağla “gidebiliriz” diyerek beni araca buyur etti. Bizi bekleyen bir şoför olmaması beni şaşırtsa da genç kadının yanındaki yerimi sessizce aldım. Otopark çıkışında Çağla “trafiğe bağlı olarak bir ya da bir buçuk saatlik bir yolculuk bizi bekliyor. Umarım yorgun ve çok da aç değilsinizdir anneniz en sevdiğiniz yemekleri sizin için özenle hazırladı.” Dedi. Çağla’nın her konuya olan hakimiyeti beni biraz şaşırtmıştı: “Siz tam olarak kimsiniz? Madem yolumuz uzun bana biraz kendinizden bahseder misiniz sakıncası yoksa?” diye sorma ihtiyacı hissettim. Çağla samimi bir ses tonuyla “Elbette” diye yanıtladı ve anlatmaya başladı “İsmim Çağla Tekin. Beş yıl önce üniversiteden mezun olduktan sonra babanızın fabrikasının idari işler departmanında asistan olarak çalışmaya başlamıştım. Bir gün, Avni Bey’in de katıldığı bir toplantıda not tutmak üzere görev almam gerekirken, haddimi biraz aştım ve tartışılan konuyla ilgili fikir ve görüşlerimi dile getirdim. O gün ne oldu hiçbir zaman tam bir fikir sahibi olmadım ama Avni Bey benden özellikle kişisel asistanı olmamı rica etti ve o gün bugündür bu görevde kendisine destek veriyorum.” “Başlangıçta sadece fabrikadaki işlerle görevim sınırlıydı ancak Avni Bey rahatsızlanıp işleri evden yürütmeye başlayınca mecburen benim görevim de biraz şekil değiştirdi. Çok şükür, kendisi iyi olsun da gerisi mühim değil.” Sözlerindeki içtenlikte en ufak bir serzenişten eser yoktu. “O halde tüm olan bitenler hakkında sizden bir ön bilgi almamda da sakınca yoktur umarım?” “Olur mu öyle şey? Yardımcı olabilirsem ne mutlu bana!” dedi heyecanlı bir ses tonuyla. “Ne öğrenmek isterdiniz?” diye ekledi.

 

Havalimanından Sütlüce’deki Haliç trafiğine kadar babam hakkında konuştuk. Mart 2001’de işler bir anda kötüye gidince bir kriz geçirmiş ve yanlış bir uygulama sonucunda ise belden aşağısı felçli kalmıştı. Hastane ve doktorlarla ilgili apar topar gerekli yasal süreçler başlatılmış ama pek de ümitli değillermiş. Şu anda kalp, tansiyon hastası ve belden aşağısı felçli olarak biyolojik ve psikolojik durumu hiç stabil değilmiş. Dünya’ya küsmüş, tekerlekli sandalyeyi kullanmayı reddediyormuş. İyi olduğu günlerde, işle ilgili bir iki evraka sadece şöyle bir göz gezdirip imza atarsa atıyormuş. Gerekmedikçe konuşmuyormuş ve bin bir çaba ile ilaçlarını içirebiliyorlarmış. Bunca yılın ardında beni görmek havasını değiştirir diye bir ümidi varmış ev halkının…

 

Ardından konu elbette anneme geçti. Boğaziçi Köprüsü’ne gelene kadar da ondan bahsettik. Babamın peşinde koşmaktan biraz yorgun görünüyormuş ama sesini çıkarmıyormuş. Köprüye vardığımızda değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu anladım. İstanbul gecenin alacakaranlığında uçsuz bucaksız bir alana yayılmışçasına, nokta nokta kızılımtırak ışıklarla bezeli bir yere dönüşmüştü son otuz yılda. Carine’in saçlarını hatırlattı o renk cümbüşü… İzleye izleye geçerken artık kendisini dinlemediğimi Çağla da fark etmiş olacak ki bir boğaz temizleme hareketiyle beni kendime getirdi. “Pardon, dalmışım” dedim. Çağla meraklı bir tonda “fabrikayı hiç sormadınız.” Dedi. “Orada duralım genç hanım” dedim. “Ben buraya aileme karşı evlatlık vazifemi yapmaya geldim. İşleri, uğraşları beni hiç mi hiç alakadar etmiyor. Hakkımda bilmediğiniz çok şey var.” Dedim. “Ben bir yazar ve kafe işletmecisiyim. Aynı zamanda bir solcuyum yani temsil ettiğim her şey babamla taban tabana zıt ve farklı kulvarlardayız. Hiç bulaşmamam hepimiz için en hayırlısı olacaktır.” Diye ekledim. Çağla kendini tutamayıp “aslında, tam da bu noktada yanılıyorsunuz ama sizin kararınız tabii.” Dedi. Derin bir sessizlik içerisinde Boğaz’da bir zamanlar çok heybetli olan müstakil evimizin otoparkına girdik.

 

İki ağacın ortasında, denize karşı sırtı bize dönük şalı omzunda sarı gri saçları topuz olarak tutturulmuş bir vaziyette bizi beklerken annemi gördüm. Valizin çıkardığı sesi duymuş olacak ki, döndü ve içten bir haykırışla “Oğlum, hoş geldin!” diye seslendi. Yaklaştım, elini öptüm ve öyle bir sarıldı ki, yüreğimden kopup gelen bir karşılık verdim, ben de ona sarıldım, tüm kırgınlığım sanki bir anda uçup gitmişti. “Yolculuğun nasıl geçti? Aç mısın? Sofra hazır, sizi bekliyorduk.” Diye alelacele bir soru yağmuruna tutmaya başladı. “Anneciğim, iyiyim. Ellerimi yıkayayım, sofraya oturabiliriz elbette.” Dedim. Hep beraber içeri geçip, sofraya oturduk. Annem yorgun, yaşlanmış ama benim gelişimle mi alakalıdır bilmiyorum bir neşeli görünüyordu. “Anlat bana, nasılsın? Paris’te neler yapıyorsun? Hala kafe mi işletiyorsun? Kitap yazıyor musun bu aralar?” diye sormaya başladı. “Onları sonra konuşuruz anneciğim. Babam nasıl? Yemeğe gelmiyor mu? Nasıl bir düzenin var? İyi misin?” diye ben ona sorular yönelttim. “Çok şükür iyiyiz be oğlum. Baban tekerlekli sandalyeyi kullanamıyor, o yüzden odasına çıkarıyoruz yemeğini, Asiye Hanım’la beraber ev işlerini çekip çeviriyoruz. Çoğu odayı kapattık zaten. Gelen gidenimiz de pek kalmadı. Baban bir iyi bir kötü, anlatması zor. Asıl sorun, havlu atmış olması. İstemiyor, pes etti. Gelmen çok iyi oldu, bazı geceler rüyasında ismini sayıklıyor ama inkâr ediyor. Zaten ağzını da bıçak açmıyor, günde beş cümle kurarsa konuştuğu için mutlu oluyoruz. Bizde hal durum budur evladım.” Annem gerçekten de çocukluğumda en sevdiğim yemekleri itina ile hatırlayıp yapmış; hepsini afiyetle mideye indirirken sordum: “Şu an ne yapıyor? Görmem mümkün mü?” Annem, “Asiye Hanım bir kontrol etsin, uyumuyorsa bir merhaba dersin, yarın rahat rahat görüşürsünüz.” Dedi ve ardından Asiye Hanım’a seslenip, babamı kontrol etmesini rica etti. Asiye Hanım geri geldi ve “Hanımım Avni Bey henüz uyumamış ama gözünden uyku akıyordu, camdan dışarıyı seyrediyordu. Muammer Bey’in geldiğini söyledim ben de sizi görmek istiyor dedim. Başıyla onayladı, bekliyor.” Diye bilgi verdi. Bunun üzerine ben “O zaman vakitlice gidip bir göreyim müsaadenizle.” Dedim. “Anneciğim, ellerinize sağlık, çocukluğuma geri döndüm gerçekten en ince detayına kadar her şeyi hatırlamışsınız çok mutlu oldum.” Diye ekledim. Annem de “bunca yıldan sonra her şeyi bir kenara bırakıp gelmişsin, bari bunu yapayım dedim kendi kendime oğlum, rica ederim.” Gözleri dolmuştu.

 

Masadan kalkarken bir şeyim yoktu ama yemek odasından çıkıp üst kata bağlanan ahşap merdivenlerin başına geldiğimde bir içim daralmaya başladı. En son otuz yıl önce gördüğüm bir baba figürüne, mutluluğumda ve üzüntümde yanımda olmayan bir yabancıdan farksız bu adama ne söyleyebileceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Ben de genç sayılmazdım artık ama o hasta yatağındaydı. Merdivenin solunda bulunan tırabzana tutunurken son sözleri kulaklarımda çınladı “bundan sonra benden alabileceğin sadece bu kadar, daha fazlasını da bekleme artık. Sen kendi yolunu seçtin!” Şu an adım adım tırmandığım merdivenlerin tepesinden büyük bir ihtişamla kurmuştu bu cümleleri ve dediğini de yaptı. Aylık belirli bir tutarı yıllarca hesabıma geçerek bana olan vazifesini yerine getirdi, hepsi bu. Mehter marşıyla ilerler gibi bir halim vardı, iki adım ileri bir adım geri… Sonunda topu topu otuz basamaklık merdivenleri bu düşünceler silsilesiyle tırmandım ve sağdaki odanın kapısını tıklatarak içeri girdim.

 

Yüksek tavanlı odanın geniş bir alan kaplayan ve denize bakan camının önüne bir hastane yatağı yerleştirilmişti. Babam orada sakince yatıyordu. Yüzü bana dönüktü ve göz göze gelmemizle önce dudakları titredi ardından gözleri doldu. Hemen başını cam yönüne çevirdi. Karşısındaki sandalyeye sessizce yerleştim. Toparlanması için zaman vermem gerektiğini hissettim. Odayı incelemeye başladım. Acil servis gibi dekore edilmişti resmen. Her türlü cihaz mevcuttu. Ayrıca rahat yiyebilmesi için bir de tekerlekli yemek masası vardı. Özel hiçbir eşya ya da mobilya bulunmuyordu. Başını ve bakışlarını bana doğru çevirdi ama ani bir göz kontağı kurmamaya özen gösteriyordum çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir süre sonra bana doğru olan sağ elini uzattı. Tuttum. Sıkı sıkı kavradı ve bırakmadı. Hiç konuşmadan öylece elimi tuttu. Daha sonra başını cama doğru çevirip gözlerini kapadı. Yapmam gerekeni anlamıştım. Öylece o derin uykuya dalana kadar bekleyecektim. Ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum ama hem babamı hem de dışarıdaki manzarayı izleyerek bekledim. Elimi tutan eli hafif gevşeyince kalkma vaktinin geldiğini anlayıp sessizce odayı terk ettim.

 

Ani bir sarsıntı ile gözlerimi açtığımda karşımda annemin beti benzi atmış yüzünü gördüm “Oğlum, yetiş! Baban! Baban!” diye haykırıyordu. Neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette yataktan fırladığım gibi arkamda annem, babamın yattığı odaya koştuk. Onu bıraktığım halde öylece duruyordu ama bir terslik vardı. Yüzüne yaklaşıp nefes alıp almadığını kontrol ettim, ardından bileğinden ve boynundan nabzını yokladım. Acı gerçekle derin bir nefes alıp, anneme dönüp “Ne yazık ki babamı kaybettik.” Dedim.

 

Apar topar Çağla’yı, hastane ve doktorları aradık. Gerekli işlemler başladı. O andan sonrası benim için biraz flu çünkü çaktırmama rağmen şaşkındım. Bana ne denilirse robot gibi yapıyor, ama olan biteni idrak etmekte zorlanıyordum. Her şeyi dışardan benim yerime bir başkası üstlendi de yaptı sanki, ben dışarıdan izleyen bir yabancıydım adeta. Çağla zaten aldı yürüdü, cenaze organizasyonunu halletti. Defin işlemlerini yaptı. Eve hoca çağırılıp dua okutulması, yemek verilmesi gibi işleri üstlendi. Bana kalsa bir tekini yapacak gücüm de isteğim de yoktu. İyi ki Çağla vardı.

 

Eş dost kalabalığı dağılıp yavaştan kendi kendimize kalmaya başladığımız o günlerden birinde eve bir ziyaretçi geldi. Babamın avukatıymış; annem ve benimle müsait olduğumuzda vasiyet işlemleri için özel bir görüşme yapmak istiyormuş ve bir ay kadar vaktimiz varmış. Ancak bana bir de önden bir mektup bırakması vasiyetin önkoşuluymuş, onu bırakırken “lütfen her kelimesini ehemmiyetle okuyun, kararınızı aceleye getirmeyin. Vaktiniz var.” Diyerek ayrıldı.

 

Babamdan bir mektup almış olmanın verdiği şaşkınlıkla avukatı uğurladığımız kapının orada kendimi bulduğum ilk odaya kendimi attım. Girdiğim oda, çocukken çok mühim bir durum olmadıkça girmemin yasak olduğu çalışma odasıydı. Kapının tam karşısında meşe ağacından antika ve büyük bir çalışma masası, arkasında iki büyük pencere vardı. Sağı ve solu camlı yerden tavana kadar çeşitli kitaplar ve defterle dolu kitaplıklarla kaplıydı. Masanın arkasında duran kahverengi düğmeli koltuğa yerleştim. Kalemlikte duran zarf açacağını aldım ve zarfı açtım. Ellerimin titrediğini sonradan fark ettim. Zarfı kenara koydum ve mektubu açtım. Gözüm masadaki dolma kalem setine takılmıştı, muhtemelen onunla kaleme alınmıştı. Ne ile karşılaşacağım hakkında büyük bir merakla okumaya koyuldum:

 

01.05.2001

 

Oğlum Muammer,

 

Bu mektup eline geçtiyse ben, baban Avni Kazan, sana ifade etmek istediklerimi söyleyecek cesareti toplayamadan bu dünyadan göçüp gitmişim ve arkamda sana birtakım vazifeler bırakmışım demektir.

 

Çocukluğundan beri duyduğun, içinde büyüdüğün hikayeler doğru. Aile şirketimiz, fabrikamız, Cumhuriyet’in Kuruluşundan beri bizlere ve ülkemizdeki birçok aileye ekmek kapısı ve hizmet veriyor. Ancak ne var ki son krizi atlatamadık ve bir takım kötü koşullar içerisindeyiz. Hem ailemiz hem de işgücü olarak bize destek olan birçok aile… Bu konuda kal, benim yerime geç, işleri kurtar ve benzeri cümleler sarf etme hakkını kendimde hiçbir noktada bulmadım. Bunun nedenleri başka mevzular ama bilmeni isterim ki, sadece ve sadece kendi özgür iradenle bu sorumlulukları kabullenmeni, üstlenmeni ve ailemizin tüm üyeleri gibi bu uğurda sonuna kadar mücadele etmeni yürekten dilerim. Yapabileceğine de adım gibi eminim. Bu konuda adım atmak istediğinde de doğru kişilerden destek alacağını biliyorsun.

 

Anlayacağın gibi, avukatım seninle ve annenle yapacağı yasal vasiyet açıklamasında her şeyi siz ikinize bıraktığımı açıklayacak. Ancak, bu mektubu önden alıyorsun çünkü tüm bu varlıkla ne yapacağınıza karar vermekte özgürsünüz. Tek bir ricam var: nihai kararınızı vermeden önce çalışma odamda bulunan kişisel ve mesleki günlüklerimde olabildiğince gezin. Belki beni anlamanda, sana verdiğim değer ve sevgiyi anlamanda faydalı olur. Çağla ile bir arşiv çalışması yapmıştık. Kendisi sana bu konuda yardımcı olacaktır.

 

Hakkınızda hayırlısı ne ise olsun,

Babanız,

Avni KAZAN

 

 

Başıma ağrı girmişti. Önümde bir ay kadar zaman ve dolaplar dolusu kişisel notların olduğu günlükleri okumam bekleniyordu. Bunların hiçbirini yapmak istemiyordum. “Ne yapacağımıza karar vermekte özgürmüşüz!” diyordu. Elbette özgürüz. Hangi noktada yanımdaydın? Okulumla evimizin arası yirmi dakikalık mesafe olmasına rağmen yatılı okula gönderdin beni! Carine ile tanıştın mı? Evlendiğimde düğünüme geldin mi? Carine’in cenazesine geldin mi? Bir doğru dürüst anım yok hatıralarımda, ölüm döşeğinde elimi tutman dışında! İstemsizce gözümden yaşlar süzülüyordu. Sanırım hıçkıra hıçkıra ağlıyormuşum ki odaya Çağla girdi. Farkında değilim… Elimde mektup, halimi görünce “yardıma ihtiyacınız var mı?” diye usulca ve çekingen bir ses tonuyla sordu. Bir hışımla başımı kaldırıp “konudan haberdarsınız anladığım kadarıyla…” dedim. “Evet, biliyorum.” Dedi genç kadın. “Benim bir ay kadar kaybedecek uzun uzadıya vaktim yok. Bir an önce bu mevzuyu çözümleyip evime dönmek niyetindeyim. O yüzden benim için iki önemli tarih var. Şayet o günlüklerde bu günlere ait notlar bulunuyorsa sizden onları rica edeceğim. Birincisi, benim ve babam arasında geçen bir tartışma ile ilgili; gideceğim okulda yatılı mı kalacağım yoksa evden mi gideceğim konusundaydı. Tam tarih elbette hatırlamıyorum ama 1965 ile 1969 yılları arasında bir yerde olması gerekiyor. Buna bir bakmamız mümkün olur mu? Çalışmalarınız bu kadar detaylı mı?” diye biraz kinayeli bir tonda sordum. Çağla sanki hazırlıklıymış ve bu soruyu bekliyormuş gibi sağdaki ilk dolaba yöneldi. Orada en üst raftan büyük, geniş, siyah deri kaplı bir defter çıkardı. İlk sayfayı açtı ve parmağı ile satırları taramaya başladı. Aradığını bulamadı herhalde, sayfa değiştirdi ve sonra ardından bir sayfa daha değiştirdi. Bir müddet böyle ilerledikten sonra sessizce defteri kapadı; yerine yerleştirdi, dolabı kapadı ve bir yandaki rafta başka bir kapağı açarak dizili defterlerin alt ortalarındaki etiketlere göz gezdirdi. Aradığını bulmuş olmanın verdiği bir rahatlama ifadesi belirdi yüzünde ve defteri bana uzatarak “23 Temmuz 1965 tarihine gitmeniz gerekecek.” Diye belirtti. Şaşkınlığımı gizleyememiş olacağım ki “Avni Bey ile çok farklı bir arşivleme sistemimiz var ancak kaybedecek vaktiniz olmadığı için direkt konuya girmek istedim.” Dedi iğneleyici bir ses tonuyla. Umursamaz görünmeye çalışmıştım ama ne kadar başarılı oldum bilmiyorum çünkü “başka bir ihtiyacınız olursa ben Ayla Hanım’ın yanında olacağım.” Diyerek beni günlükle baş başa bıraktı.

 

23.07.1965

 

Merhaba,

 

Bugün ev halkı olarak birbirimize girdiğimiz bir gün geçirdik. Konu Muammer’in yatılı olarak mı yoksa evden mi okula devam etmesiydi. Ana-oğul bir olup bana Muammer’in evden gidip gelmesinin daha faydalı olacağını dile getirdiler ama kabul etmedim. Güç oldu ama kabul etmedim. Oğlumu ne kadar sevip yanımda istesem de bu bencilliği yapmayacağıma onu elinden tutup yürümeyi öğrettiğim gün kendime söz vermiştim ve disiplinli bir adam olarak zor da olsa bu sözü tutmaya çalışıyorum.

 

Kendi ideallerini bulması, disiplinli, başarılı ve istikrarlı bir birey olabilmesi için benim vazifem ondan mahrum kalmak olarak görüyorum. Acı ama gerçek, zor ama imkânsız değil, onun mutluluğu için bunu yapmak zorundayım çünkü eğer ben ona kol kanat gerersem asla yeterince kendi doğrularını eğrilerini görmesi gerektiği gibi göremeyecek gibime geliyor. Benim ailem bana hiç bu fırsatı vermedi o yüzden ben, canım, biricik evladıma belki benden uzak ama kendiyle mutlu olacak şekilde yaşamasına fırsat vermek istiyorum. İşte tüm bu nedenlerden ötürü onu kendi kendine düşe kalka öğrenebilsin diye güvendiği ortamdan bir nebze olsun uzaklaştırıyorum.

 

Yüreğim dağlanıyor bunu yaparken, onu çok özleyeceğim biliyorum ama yapmak zorundayım. Bu süre zarfında, bir gün olacağı adamı hayal edip mutlu olacağım. Hepimiz için hayırlısı olsun.

 

Avni

 

Okuduklarım karşısında nutkum tutulmuştu. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Yıllarca çocuk aklımla beni bilmediğim bir nedenle cezalandırdığını düşünürken, o kendi aklınca beni kendi savaşımı vermek üzere meydanlara atmayı daha uygun bulmuştu. “Benim ailem bana bu fırsatı hiç vermedi…” belki de kendi içinde biriktirdiği çok mutsuzluk vardı kim bilir? Sorumlulukları diz boyuydu ve onların içine doğmuştu orası kesin. Gözlerim sulandı yine, sanki yüreğimden bir buz parçası kırılıp kopmuştu. Dışarı baktığımda havanın karardığını fark ettim. Karnım da kazınıyordu. Günlüğü çekmeceye, mektubu ceketimin iç cebine yerleştirip odayı terk ettim.

 

Mutfak masasında sessizce yemeğimi alelacele yiyip, Çağla’yı buldum ve “diğer günlük notu için yardımınıza ihtiyacım var. Müsaitseniz çalışma odasına gidebilir miyiz?” dedim. “Tabii ki!” dedi ve yukarı çıktık. “Hangi tarih ya da olay ne?” diye sordu. “Eşim Carine’in vefat ettiğini onlara haber verdiğim gün.” Dedim. Çağla bu sefer ezberden hareket etti ve bu beni yine şaşırttı. “Sormayın” dedi kısaca. Defteri uzattı ve beni günlükle kaderime resmen terk etti çünkü gün söylemedi. Ancak aradığımı bulmak zor olmadı çünkü neden bilmiyorum bu defterin sadece ilk yaprağı kullanılmıştı.

 

15.07.1990

 

Merhaba,

 

Oğlumuz Muammer’den gelen acı bir haberle güne başladık. Hiç tanışamadığımız gelinimiz Carine elim bir trafik kazası sonucunda gencecik yaşında hayata gözlerini yummuş.

 

Oğlum bize cenazesini haber veriyor, bir umut yanında görebilmek için belki de… Ama ben bu onura kendimi de eşimi de layık görmüyorum. Biliyorum, zamanında ona olan sevgim ve ideallerim uğruna kendimden uzak tutarak, belli bir mesafede yetiştirmeyi ben tercih ettim. Fakat bugün daha olgun, daha yaşlı ve belki de yumuşak karınlı bir adam olarak onun penceresinden baktığımda hatalarla dolu olabileceğimi görerek kendimden utanıyorum. Dahası en acı gününde, onu o halde görmeye dayanamam. Yüreğim elvermez. Ben artık yaşlı bir adamım.

 

Bilmiyorum bana biçilmiş ömür nedir ama umarım Muammer hep onun için dilediğim gibi kendiyle barışık, savunduğu değerleri yaşayabilen, sorumluluk sahibi, çevik, tuttuğunu koparan ve mutlu bir birey olmuştur. Onun gözlerinde bunu görebildiğim vakit, huzur içerisinde bu dünyayı ebediyen terk edebilirim gibime geliyor.

 

Konumuz ölüm olunca istemsizce insan kendi sonunu düşünüyor sanırım… Ne demişler: “Her canlı ölümü tadacaktır.”

 

Avni,

 

Kendimden geçercesine ağlıyormuşum beni bulduklarında… Annem ve Çağla koşarak odaya daldıklarında hal ve vaziyet buymuş. Dudaklarımdan ise sadece iki kelime çıkıyormuş “Baba ve Carine”.

 

Gözlerimi açtığımda Annem başımda bekliyordu. “Günaydın Muammer” dedi bana tatlı tatlı gülümseyerek. “Ne zamandır uyuyorum?” diye sordum; olanları hatırlamaya başlamıştım. “Bir buçuk gündür uyuyorsun. Çok yıprandığın için sana bir sakinleştirici iğne yapıldı. Ben çok panik olunca, Çağla doktoru aradı, o da sağ olsun hemen imdadımıza yetişti.” “Sen uyurken Çağla bana mektuptan ve günlüklerden bahsetti. Ah be oğlum, neden bana anlatmadın?” “Anneciğim, sen zaten yorgunsun bir de kendi dertlerimle seni üzmek istemedim.” Dedim. Annem “Şimdi nasılsın?” diye sordu. “Hafif ve rahatlamış gibiyim. En azından babamın beni çok sevdiğini biliyorum. Beni kendi gözünden bile sakınmış. Bundan sonra en azından ona, bana olan inancına ve sevgisine layık olmaya çalışacağım.” Annem gülümseyerek “Sen nasıl istersen, hep yanındayız oğlum.” Dedi.

 

Ayağa kalktım, annemin elinden tuttum ve kocaman bir sarıldım ona. Beraber omuz omuza camdan dışarı baktığımızda İstanbul’da yeni güneşli bir gün başlıyordu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s