UÇURTMA


Beyaz pantolon üzerine gri t-shirt giymiş bir kadın elinde pembe ve kız çocuk resimli bir uçurtmanın düğümlerini yanında onu bekleyen ve üç dört yaşlarında görünen sevimli kızı için çözmeye çabalıyordu. Uzun bir gayret ve uğraştan sonra, kızının da sıkılıp oradan uzaklaşmasını fırsat bilen kadın, pes edip uçurtmayı toplamaya başladı. Yaklaşık bir metrelik ipi itina ve titizlikle rulosuna sarıyordu. Bu esnada donuklaşarak uçurtmayı seyreden kadının aklından kim bilir ne gibi sorular ve düşünceler geçiyordu.

Uçurtmayı sarma işi bitince derince bir nefes alıp başını kaldırdı. Durduğu yerden kızıyla eşini izlemeye başladı. Adam ve kız, ellerinde pofuduk, büyük bir mindere daha uygun, gölge bir köşe arıyorlardı. Önce onlara katılmak isteyen hevesli bir gülümseme kapladı yüzünü… Ardından elindeki uçurtmaya gözü takılınca bir buruldu, gülümsemenin yerini bükülen bir ifade aldı. Pembe uçurtmayı köşesinden rahatça kavrayabilmek istercesine elinde döndürüyordu. Fiyonklu ucuna ulaşınca saçak gibi birkaç ipten oluşan kümeyi düzeltti.

Esen hafif bir rüzgârı içine çekiyormuşçasına gözlerini kapatıp başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Kadın orada öylece dururken minik ve hızlı koşar adımlarıyla kızı yaklaşıyordu. Bir anda kadının bacaklarına sarıldı ve “Anneciğim, anneciğim” diye seslendi. Kadın boştaki eliyle dalgın dalgın kızın başını okşamaya başladı, gözleri hala kapalıydı. Kız tekrar cevap bekleyen bir ifade ile “Anne?” diye sorunca da “Efendim Büşracığım” dedi. “Burası çok güzelmiş, her yaz geliriz değil mi?” diye sordu ve annesinin bacaklarına iyice sarılıp kadına bakmaya başladı. Kadının kızına eğik yüzünde solgun, cansız bir ifade belirdi. Ardından dudakları yine büküldü ve sağ gözünden bir damla yaş yanağına doğru süzüldü. Kadın bu durumu fark etmiş olacak ki, kızının saçında duran eliyle gözündeki yaşı çaktırmak istemezcesine sildi. Büşra’nın sorusuna yanıt bekler bir halde annesine baktığı ortadaydı. Bu durumu anlamışa benzeyen kadın bir gülümseme takınarak “Elbette kızım, geliriz.” Diyebildi yarı titrek bir ses tonuyla. Kızı elinden tutup, uçurtma ile ikisini büyük ve heybetli bir çınar ağacının altına kurulmuş piknik alanına götürdü.

Kendisine doğru ağır aksak adımlarla yaklaşmalarını izleyen adam, kadın yerine oturmaya çalışırken sordu: “iyi misin? Her şey yolunda mı?” Kadın başını eğerek göz kırptı ve sadece sessiz bir “Sonra” kelimesi işitildi. Ardından “Alim, bir süreliğine Büşra ile ilgilenebilir misin? Deniz kenarına yürümek istiyorum.” Buna karşılık adam, “orası baya uzakta, gidebilecek misin?” dedi. Kadın, “bastonun desteği ile yapabilirim bence, araba hemen şurada. İçinden onu alır yürürüm.” Dedi tedirgin bir biçimde sandalyeden güç alıp kalkmaya çalışırken.

Yavaş ve dengede durmaya özen gösteren adımlarla kırmızı arabaya yaklaştı. Kapıyı açıp bastonuna uzanırken orada bulunan çantasına gözü ilişti. Çantayı aldı ve açtı. Çantanın içindeki fermuarlı bölmeden orta boyutta ince bir zarfı çıkardı. Avuçlarında duran zarfa tereddütle baktı. Ardından eşi ile kızına bir kez daha iç geçirerek baktı. Zarfı aracın ön koltuğunun arka cebine sıkıştırıp, çantasını orada bırakıp bastonu alarak adamla kızı arkasında bıraktı.

Havanın kararmaya başlamasının etkisiyle Alim, tedirgin tedirgin gözleriyle gelen giden var mı diye ortamı taramaya başladı. Eşi Sebla ortalarda görünmüyordu. Sadece kendilerinin olduğu ıssız, yeşillik bir alanda ağaçların altında kızıyla baş başa kalmışa benziyordu. Kocaman, mavi minderin üzerinde uyuyan Büşra’ya baktı. Kafasını kaşıyıp ne yapacağını bilemez bir ifade ile etrafı incelemeye tekrar başladı. Huzursuzca ve hızlıca önce sağa yürüyüp aracın oraya gitti, arka köşesinden hafifçe eğilip uzakları görmeye çalıştı. Ağaçların iki taraflı biçimde kapladığı yolda yaklaşan birini göremeyince bir de zıt yöne giderek Sebla’yı bulmaya çalıştı. Nitekim tatlı bir esintinin çınar ağacının yapraklarını okşamasından başka hareket yoktu. Kızını hatırlamış olacak ki koşar adım piknik alanına gitti.

Uyuyan kıza bakarken sıkıntı ile pofladı. Sonra, minderin üzerindeki kızla beraber minderi beraber kavrayıp araca yöneldi. Minderi arabanın yanına yerleştirip şöyle bir belini doğrulttuktan sonra kızı yavaşça kucaklayıp koltuğuna yerleştirdi ve kemerini bağladı. Minderi yerden almak için gerisin geri dönerken şoför koltuğunun arkasına sıkıştırılmış beyaz zarf gözüne çarptı. Uzandı ve üzerinde yazan ismi ile karşılaşınca tepesinden yırtarak zarfı açtı.

Alim’in gözleri kâğıdın üzerinde hızlıca dolanıyordu. Sayfanın sonuna geldiğinde iki gözünden çeşme gibi yaşlar akıyordu. Boştaki eliyle hıçkırığını bastırmak isteyen bir hali vardı. Arabanın kapısını yavaşça kapatıp yerde duran mindere kendini bıraktı. Titreyen elleriyle kağıdı katlayıp montunun iç cebine yerleştirdi. Başı öne eğik bir biçimde piknik alanına giderken burnunu çekiyordu. Eşyalara bakarken bir soluk alıp elinin tersiyle nemli yanaklarını sildi. Ortalığı toplayıp arabaya yerleştirmeye koyuldu. Her şey araca yerleşince arkasını bir kez daha kontrol etti.

Şoför koltuğuna yerleşirken cep telefonunu yuvasına takıp arama yapmak için telefonu karıştırmaya başladı. Bir süre sonra “Salim ağabey, şu an Yalıkavak civarlarında ıssız bir ormanlık alandayız. Büşra uyuyor ama Sebla kayıp. Bana bir mektup bırakıp ortadan kayboldu. Ne yapacağımı bilmiyorum.” Dedi bir çırpıda. Hoparlörden sesi duyulan adam “Nereye gittiğini söyledi mi? Sen araba ile aramaya başla. Ben de yola çıkıyorum. Konum at bana hemen. Arayacağım.” Dedi. “Deniz kenarına gideceğinden bahsetmişti ama buradan oraya bir iki kilometre yol var o kadar yürüyebileceğini sanmıyorum. Bastonla bile…” sesi titreyerek ekledi: “Artık ölüme karşı direnmekten çok yorulduğunu ve bu gerçekle yüzleşmek için yola çıktığını yazmış. Her türlü bir ayrılığın bizi beklediğini ve bu kaçınılmazı ertelemenin bir anlamı olmadığını söylemiş. Bunlar ne demek oluyor?” Karşı taraf “aslında ne demek olduğunu gayet biliyorsun bence. Duymak istediğine emin misin?” diye sordu, sesi kaygılı geliyordu. “Neyse, şimdi bununla vakit kaybetmeyelim. Bir an önce dediğim gibi yap. Orta noktada buluşuruz. Yaklaştığımda seni ararım.” Dedi ve kapattı.

Araç o kadar yavaş gidiyordu ki bir bisikletli onları kolayca sollayabilirdi. Alim, kaygılı bir ifade ile sağı ve solu kolaçan ederken çalan telefonun sesi aracın içinde yankılandı. Arayan ağabeyi Salim’di: “Sana yaklaştığımı düşünüyorum. Bana canlı konum at.” Dedi ve kapadı. Alim dediği gibi yapınca on dakika sonra karşı yönden gelen aracı gördü ve durdu.

Karşılıklı olarak yolun kenarına park ettikleri araçların orta noktasında Alim ve Salim bir araya geldiler. Salim sözü fazla uzatmadan “şimdi sakin ol, bir plan yapmamız lazım.” Dedi. “Ben yoldayken jandarmayı arayıp durumu bildirdim. Bir yarım saate burada olurlar herhalde. Ancak Büşra’nın burada olmaması lazım, onu hiç uyandırmadan alıp bizimkilere bırakayım. Sen de benim arabayı al ve aramaya devam et.” Diye ekledi. Alim: “sen olmasaydın ben ne yapardım Ağabey!” dedi ve hıçkırmaya başladı. Salim, “sakin olmak zorundasın, henüz bir şey olduğu yok. Umudumuzu yitirmeyelim; vakit de kaybetmeyelim.” Alim’in aracına yöneldi ve binerek oradan uzaklaştı.

Alim artık Salim’in aracının başındaydı. Aynı yavaşlıkta giderek camlar açık bir biçimde etrafı kolluyor, arada bir dikiz aynasından arkasını yokluyor ve “Sebla!” diye camdan dışarı seslenircesine haykırıyordu. Önündeki yola çok dikkat etmemiş olacak ki, bir süre sonra aracın altından bir çıtırtı işitildi ve araba çok hafif sarsıldı. Alim “hay aksi” diye kendi kendine söylenip aracı durdurdu ve dışarı çıkıp ne olduğuna bakmaya koyuldu.

Lastiğin yeri öpen kısmına sıkışmış bir ahşap parçası görünce gözleri yuvalarından fırladı ve “Hayır, olamaz!” diye bağırdı. Hemen yere çömelip başka bir şey var mı diye bakmaya yeltendi. Başını kaldırıp bir oh! Çekerek derin nefes aldı. Ayağa kalkınca etrafını nasıl bir yerde olduğunu anlamak istercesine tarayarak kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Ardından telefona sarıldı: “Salim ağabey, eve vardınız mı? Jandarma nerede kaldı? Sen ne zaman buraya gelirsin? Az önce Sebla’nın bastonunun üzerinden geçtim yanlışlıkla, Allah’tan başka bir şey yok. Burada fırlatmış ya da düşürmüşe benziyor. Deniz kenarı hala çok uzakta, sahile giden yola ulaş mıdır? Ya birileri kaçırdıysa? Ormanlık alanda yürüyerek arayayım diyorum, ne dersin?” diye aralıksızın cümleler kuruyordu. Basbas bağırdığı belli olan Salim’in sesi dışarıdan bile işitiliyordu: “Tek başına bir şey yapma, sadece orada bekle ve lütfen artık sakin ol!”

Telefonu kapatıp sabırsız voltalar atan Alim, birden bir çıtırtı işitti. Başını kaldırıp sesin geldiği yöne bakınca kalın bir ağacın gövdesine yaslanmış eğik duran birini görür gibi oldu. Koşarak oraya gitti. “İnanamıyorum Sebla buradasın! Çok şükür! Ne yaptığını sanıyorsun sen! İyi misin?” diye bağırıyordu Alim. Kadına sarılmak üzere eğiliyordu ki, Sebla dur işareti yaptı. Zor nefes alıyor gibi bir hali vardı. “Uçurtma artık özgürce uçabiliyor.” Dedi ve yere yığıldı.

Uzaktan işitilen acı bir siren sesi bomboş ormanlık alanda ve yolda yankılanıyordu artık sadece Alim’in hıçkırıklarına karışırcasına…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s