Hayalet Süvariler


Neredeyse yirmi farklı tonda yeşilin hâkim olduğu bir ormanın içinde yer alan bakımevinde yaşlı bakımı görevini üstlendiğim bir dönemdi. İlgilendiğim kişilere genelde doğan samimiyetten ötürü “teyze, amca” diye hitap etmekte sakınca görmüyor, eğer esprili biriyse zaman zaman “abla, ağabey” dediğim bile oluyordu. Genç olarak görülmek çok hoşlarına gidiyor biliyor musun?

Yaşlı bakımı işi biraz yıpratıcı ve kabullenmek üzerine kuruludur. Bir gün gideceklerini ve yerini yenisinin alacağını kabul etmek zorunda insan, üzücü ama işin fıtratında bu var. Sanırım şanslıydım ki, çalıştığım bakımevi özel bir klinikti. Her bakımevi sakini başına bir bakıcı düşüyordu. Ayrıca içeride acil servis birimi ve ufak ama kritik işlemlerin yapılmasına yetebilecek bir poliklinik bulunuyordu. İlk iş tecrübesi için fena bir başlangıç sayılmazdı. Nasıl alındığımı sorma, o bugünün konusu değil.

Elimdeki hayatla ne yapmam gerektiğini bilmediğim, amacımı aradığım bir dönemde tanıştım Özlem Teyze ile… Günün en önemli bölümünde verandadaki yerine yerleştirilmeyi, kahve ve mümkünse sigara da ikram edilmesini isteyen, akranlarıyla kaynaşmayı reddeden inatçı ama aynı zamanda pamuk gibi bir teyzeydi. Bakımevi kuralları dahilinde isteğini yerine getir, kendi haline bırak. Net yani. Onunla ne kadar süre vakit geçirdiğimi mevhumsal olarak bilmiyorum çünkü Onunla zaman durmuş gibi bir rutinimiz vardı. 

Kimi günler hafızası bulanık, kimi günler bir parça daha net ama uzun zamandır berrak değildi. En bulanık günlerde bile sabahları jaluzileri açarak ona “günaydın” diye seslenip uyandırdığımda sakince karşılık verirdi. Sabahları saat sekiz gibi onu hazırlama işlerimizi tamamladıktan sonra, tekerlekli sandalyesine oturtup kahvaltıya giderdik. Yolda giderken ve kahvaltı esnasında önceki gece rüyasında ne gördüğünü detaylıca anlatırdı. Bu rüyalar çoğu zaman geçmişte bıraktığı iş hayatıyla ilgili olaylar ve genellikle de uğradığı haksızlıklar üzerine kurulu olurdu. Hep geçmişle uğraşır dururdu zaten… Kimi günler ilk işyerinde iyi bir şey yaptığını zannederken meğersem olmadık sularda dolaştığı için müdüründen psikolojik baskı gördüğünü ve ondan rüyasında intikamını nasıl aldığını anlatıyordu. Başka günler ise, bir başka işyerindeki vasıfsız yöneticilerin onu mülakat aşamasından itibaren dinlemedikleri için tüm iyi niyeti, dürüstlüğü ve yardım çağrılarına rağmen çok çirkin bir şekilde arkasından kuyusunun kazıldığını insan kaynakları biriminden öğrendiği için işe iade davası açarak hadlerini bildiriyordu. Şayet bu rüyalarda gerçeklik payı varsa kâbus gibi bir iş hayatı olmuş ve hep “kulağına küpe olsun, kimseye güven olmaz.” Diyerek anlatıyordu. Onu içinde bulunduğumuz zaman dilimine çekip, “hayat zaten adil değil Özlem Teyze” diyesim defalarca geldiyse de kıyamadım. Arka planda beni durduran ise gelirimi kaybetme korkusuydu. Gıkımı çıkarmıyor, yaşlı teyzeme sorular sorup anlatmasına izin vererek uyum sağlıyordum çünkü biliyordum ki, kahvaltı bitip onu verandadaki yerine bıraktığımda kahvesini isteyecek ve onu yudumlarken geçmişindeki başka hayalet süvarilerle cebelleşmeye devam edecekti.

Hafızasının bulanık olduğu günlerde bu hayalet süvarilerle mücadelesi söze, cümleye dökülebiliyordu. Savaştığı hayali karakterlere bu ismi uygun gördüm çünkü sözlerinden ve içli halinden anladığım kadarıyla bir zamanlar kahramanları olan bu insanlar onu yarı yolda bırakmış ve hayal kırıklığına uğratmışa benziyordu. Farklı karakterlerle konuştuğu da aşikardı. Zamanla onlara isim verdim. Mesela Güven dediğim bir süvari vardı, bir gün ona o kadar öfkeliydi ki, gözlerini bir noktaya kilitledi, eliyle hayali bir yakaya yapışırcasına şu sözleri sarf etti: “Bana yaptıklarını affettiğime kendimi ikna ettiğim her an aslında kendimi cezalandırmışım. Artık bunu yapmayacağım, bana iyi kötü ne yaptıysan aynısı senin başına gelsin ve o esnada beni hatırla.” Ardından havayı yere atar gibi elini serbest bıraktı. En sık konuştuğu ve söylendiği karakter bu olsa da bir de Dalkavuk adını verdiğim bir karakter vardı. Onu andığı günlerde ilginç bir coşkuya sahip şekilde, dalga geçer gibi konuşuyordu: “Hiç söylediğin gibi biri çıkmadın. Uçkur davasına sattın beni. Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. Sana naçizane hayat tavsiyem budur.” Deyip başını çeviriyordu. Dalkavukla konuştuğu günler daha nadirdi.

Özlem teyze ile bu rutinimizin geri kalan kısmı doktor kontrolleri, yemek seansları ve telefon görüşmeleri ile sınırlıydı. Doktor kontrolleri acil bir durum olmadıkça iki haftada birdi ve ne yalan söyleyeyim, gelgit akıllı olması dışında Özlem Teyze’nin maşallahı vardı. Gününün belki de en küskün ve hüzünlü bölümü ise günlük telefon görüşmeleriydi. Onu oraya yerleştiren aile bireyleri her gün arayıp sesini duyuyorlar ve haftada bir de ziyaretine geliyorlardı. Günlük konuşması hiç sekmezdi, hep aynı cevabı verip kısa keserdi: “İyiyim merak etmeyin, beni arayıp soran var mı?” Her gün sorusuna ne yanıt aldığını merak etsem de yüzünden okuyabiliyordum. İstediği olmamış küçük bir çocuk gibi boynunu büküyor, telefonu uzatıyor ve “beni odama götürür müsün Şükrü?” diyordu. Ardından televizyonu açıp onu yatağına yatırırdım, bir yarım saat içerisinde sızardı ve gün böylelikle bizim için biterdi.

Böyle böyle günler ve hatta aylar geçmiş olmalı çünkü verandada değil de camın önüne yerleştirdiğimiz bir dönem hatırlıyorum. Neyse, rutinimiz o kadar oturmuş, ben artık o kadar otomatiğe bağlamıştım ki ne anlattığı iş hikayeleri ne de süvarileri ilgimi çeker olmuştu. Arkasından iki kulak kabartıp hangi süvari ile uğraştığını bilebiliyordum: “Güven”, “Dalkavuk”, “Odun” … listenin çeşitliliği ve ruh halleri konusunda doktorları uyarmış olmama rağmen bir değişiklik olmadı. Ben de kovalamayı kestim. Ara sıra göz ucuyla ona bakarken diğer hemşire kızlarla flörtleşmeye başlamıştım. Özlem Teyze’ye olan ilgim ve alakam hoşlarına gidiyordu besbelli.

Günlerden bir gün, yarı uykulu bir biçimde her sabahki gibi jaluziyi açmaya yeltenirken “günaydın!” diyen Özlem Teyze’nin hiç olmadığı kadar enerjik sesini işittim. Gayrı ihtiyarı ona dönünce bu sefer “Günaydın Şükrü, bugün harika bir gün değil mi?” dedi neşeli neşeli. Bu durum beni biraz olsun ayıltmıştı. Yanıt verdim ve jaluziyi açıp içeri aydınlatmaya koyuldum. Arka fondan sesini işitiyordum “Bugün bana en güzel ve en şık kıyafetlerimi giydir. Bir iki de takı takalım varsa, bugün ziyaretçi bekliyorum”. Ona dönüp “peki” diyebildim sadece. Neden hatırlamıyorum ama çok üzerinde durmadım. Olay ne zamanki kıyafet seçimindeki titizliği ve inatçılığına vardı, o an bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm işte. “Beyaz gömlek ve siyah eteğimi getir!” Çok aşırı dolu olmayan karanlık dolabın izbe bir köşesinde zar zor görebilmiştim aradığı takımı. Giydirdim, saçlarını taradım ve çaktırmadan hemşirelere doktor için acil randevu alınmasının gerektiğini söyledim. Bunca zamandan sonra içime sinmiyordu. Odadan çıkarken çocuksu bir neşe ile “tanıştığımız gün de böyle giyinmiştim!” deyince hemşireler telefona sarıldılar.

Koridorda yürürken saate baktım ve kahvaltıya yetişmek için az zamanımız kaldığını gördüm. Tam aşçılarla uğraşmak zorunda kalmam umarım diye düşünürken bana “dün gece hiç rüya görmedim inanır mısın? Bugün seni dinlemek ve tanımak isterim.” Dedi. Saate aldırmaksızın sandalyeyi durdurdum, karşısına geçtim ve “Özlem Teyze sen iyi misin? Bugün neyin var böyle? Doktoru çağırmamı ister misin?” diye sordum. “İstersen çağır ama bir şeyim yok benim. Bugün otuzlarımda hissettiğim gibi hissediyorum kendimi. Ziyaretçim de gelecek o yüzden mutluyum.” Diye sakince beni yatıştırdı. O esnada bir hemşire arkadaş yanıma gelip, kulağıma kahvaltıdan sonra doktorun Özlem Teyzeyi görebileceğini söyledi. “Ne kaynatıyorsunuz orada aşk kuşları?” deyip kahkaha atan kadına hayretle bakıp bir şey diyemeden ilerledim. Randevuya yetişmemiz gerektiği için bülbül gibi şakıyan Özlem Teyze’yi ancak kendim hakkındaki şeyleri yemekten sonra anlatacağımı söyleyerek kovuşturabildim. İçten içe onun için endişeleniyordum ama soğuk kanlı kalmak için sessizliğimi koruyordum.

Doktorun yanına vardığımızda da neşesinden bir şey kaybetmemişti. Hiç olmadığı kadar konuşkan ve hatta meraklıydı. Asistan doktorla, doktoru arasında bir şey olup olmadığını çapkın nidalarla soruyor, göz kırpıp imalarda bulunuyordu. Hal durum bu olunca doktor bana iyi yaptığımı ve bir beyin tomografisi çekeceğini söyledi. Ailesini de bilgilendireceğini belirtti. Sonuçlar çıkınca hastaneye yatıp yatmayacağı belli olacaktı. O zamana kadar sakin ve emin adımlarla rutinine devam etmemizi söyledi.

Verandaya ilerlerken bir arkadaştan Özlem Teyze’nin kahvesini istedim. Kahve dediğimiz de aslına bakarsanız kakaolu süt çünkü kafein almaması gerekiyordu. Öyle bir itina ile hazırlanırdı ki, hiç sesini çıkarmadan yavaşça içer ve hayalet süvarileri ile savaşırdı. Ama dediğim gibi garip bir gündü ve o gün kahvesi gelip de bir yudum dahi almadan kahveyi getiren arkadaşa “kakaolu süt değil, gerçek bir Türk kahvesi getir bakalım.” Diye buyurgan tonla seslendi. Yüzümün allak bullak olduğunu görünce “Şükrü, sen giderken ben dönüyordum. Sağlığımı bahane etmeyin ve bana gerçek bir kahve getirin. Yarın bakarız çaresine” dedi. Bunun üzerine arkadaş onay istercesine bana baktı ve ben de başımı salladım. Umarım pişman olmam diye düşünürken Özlem Teyze “Bugün arkamda oturma, yanımda otur lütfen. Önemli bir gün bugün” dedi. Yakınında olmanın uygun olacağını düşünerek “Peki” dedim.

Kahvesi geldiği esnada biz müzik türleri hakkında sohbete dalmıştık. Bana ilgimi çeken müzikleri sormuş hiç beklemeden bir anda elektronik demiştim. “O müziğin ruhu çok derinlerde ben artık o kadar hissedemiyorum.” Dedi. Özlem Teyze beni şaşırtmaya devam ediyordu. Kahvesinden bir yudum aldı ve “oh be!” dedi. Sözlü şarkılardan neyi sevdiğimi sordu. Dinlettim. İngilizceydi anlamasını beklemiyordum ama “ancak karı kız götürmek peşinde bu yeni nesil” diye tepki verince bir gol daha yedim. “Aç Pinhani’den Beni Sen İnandır adlı şarkıyı da kulaklarının pası silinsin biraz, kulak kabartarak dinle ama” dedi. Hiç duymadığım bu grubun söylemiş olduğu şarkısını açtım. Dinledik. Bana ne düşündüğümü sordu. Hayatımı sorgulamama sorgulama katmıştı ama bunu ona nasıl söyleyebilirdim ki? Uygun cümleleri düşünürken uzaktan beliren üç siluet gördüm. Biri bizim karşılama görevlisi, diğerleri ise iki genç kızdı. Arkadaşın Özlem Teyze’yi işaret ettiğini görmüş olacak ki “beni onlara yaklaştır, ziyaretçilerim geldi” dedi.

Kafam allak bullak dediğini yaptım. Sabah kontrol ettiğimde ziyaretçisi olmadığından emin gibiydim. Neler olduğuna anlam vermek çok zorlaşmıştı, sessiz kalıp izlemeye başladım. Genç kızlar ortadaki çimlik alanda bulunan sandalyelere oturunca gözlüklü olana dönüp “prensesim hoş geldin, arkadaşın Çiğdem değil mi bu güzel kız?” diye sordu. Prensesim dediği kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. Çiğdem olan söze girdi: “Adımı nereden biliyorsunuz? Sizinle hiç yüz yüze tanıştığımızı hatırlamıyorum.” Dedi. Kızı duymazdan gelip, “baban Kartal Bey nasıl kızım? Sağlığı sıhhati yerindedir umarım.” Diye cevapladı. Kız ağlamaklı olunca devreye diğeri girdi ve “Teyze, biz Çiğdemle işyerinden arkadaşız. Geçtiğimiz günlerde babasının fotoğrafları arasında ikinizin beraber çekilmiş gençlik resminizi gördük. Bak burada.” Dedi ve fotoğrafı uzattı. Özlem Teyze’nin otuzlarında ama gözlerinin ışıl ışıl, mutlu göründüğü bir fotoğraftı. Yanında çakır gözlü bir adam vardı o da tıpkı kadın gibi otuz iki diş gülümsüyordu. Resme bakıp hafiften durgunlaştı Özlem Teyze ve “hem ona benziyorsun hem de hiç değişmemişsin. Çocukluk fotoğraflarını görmüştüm” dedi. Çiğdem “böyle söylemek istemezdim ama kısa bir süre önce babamı kaybettik.” Diye geliş sebebini usulca söyledi. Özlem Teyze “biliyorum” dedi, huzurlu bir biçimde gülümsedi ve başı arkaya düştü.

Onu oracıkta kaybettik. Apar topar otopsi işlemleri yapıldı ve beyninde pıhtı attığını öğrendik. Cenazesine gittiğimde öğrendiklerim kadarıyla Özlem Teyze otuzlu yaşlarında resimdeki beye fena abayı yakmış ve güzel, canlı mı canlı bir ilişkileri olmuş. Bir süre sonra Özlem Teyze’nin gençlik yıllarında yaşadığı güvensizlikler su yüzüne çıkmış ve adamla ayrılmak zorunda kalmışlar. Adı Kartal olan bu adam tekrar evlenip hayatına devam ederken, Özlem Teyze bir gün trafik kazası geçirip felç kalmış ve hayata küserek bakımevine geldiği döneme kadar ailesiyle yaşamış. Adı gibi Özlem doluymuş Özlem Teyze, geçmiş yaralarını ve kendini suçlayarak kahrolmuş Kartal Bey’i kaybettiği için. Yıllar sonra da hayatına devam eden adamın kızıyla bir akrabası arkadaş olmuşlar ve böylesine ilginç bir tesadüf adamı kaybedince su yüzüne çıkmış.Ailesi onu bakımevine yatırırken kanser teşhisi konduğu biliniyor ama kendisinden saklanıyormuş. Gariptir ki, kanserden vefat etmedi; sevmekten, özlemekten ve pişmanlıktan etti. İyi ki dediğim bir şey varsa o da Türk kahvesini içmesine izin vermekti; son kahvesi olduğunu kendi biliyor ben bilmiyordum. Ona en azından bu iyiliği yapabildiğim için mutluyum. Bu garip olaylar zinciriyle Özlem Teyzeyi kaybedince orada daha fazla devam edemedim. Hayaller kurmak ve canla başla bunları kovalamak için hayata dört elle sarıldım. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s